4 Nisan: Bir halkın doğuşu-2

Önder Abdullah Öcalan: Mesele benim o şehirde, o köyde, o toprakta doğmuş olmam meselesi değil, halk kendi doğuşunu kutluyor, bunu kendi doğuş günü olarak görüyor, kendi rönesansı gibi görüyor.

Öcalan: Halk kendi doğuşunu kutluyor

Doğum günü kutlamaları olmuş. Aslında mesele benim doğum günüm de değil, halk kendi doğuşu olarak görüyor. Mesele benim o şehirde, o köyde, o toprakta doğmuş olmam meselesi değil, halk kendi doğuşunu kutluyor, bunu kendi doğuş günü olarak görüyor, kendi Rönesans’ı gibi görüyor. Gidenlere, kutlayanlara, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum, şükranlarımı sunuyorum. Ama içinin boşaltılmaması gerekir.

Ortadoğu’nun böyle bir kültürü var, ben bu kültüre saygılıyım ama içi boşaltılmış bir kült haline dönüştürülmemesi gerekir. Benim bir anlamım var ki, böyle bir anlamım olduğuna inanıyorum. Benim bu anlamım üzerinde durmaları önemlidir, bunu anlamaları önemlidir. Ben bu 61 yıllık ömrüme birçok şey sığdırdığıma inanıyorum. Halk bununla kendini özdeşleştirmiş. (07-Nisan-2010, Görüşme Notlarından)

ŞEHİR-KÖY ÇELİŞKİSİ VE GILGAMEŞ İLE ENKİDU

Yazılı destan ve destanımız olan Gılgameş’teki Enkidu’yu anlamaya çalışırken, sonunda onun devlete ve şehre koşan herkes olduğunu fark ettim. Uruk sitesi tarihte bilinen ve öyküsü yazılı olan ilk şehir ve şehir devletidir. Ünlü kahraman Gılgameş (Kürtçe Gılgameş, ‘büyük camus’ anlamına gelmektedir. Destanın Proto Kürt kaynaklardan epeyce beslendiğini tahmin etmek mümkündür) Uruk’un çok tanınan yarı-tanrı krallarındandır. Belki de Uruk’un kurucusudur. Destandan anlaşıldığı kadarıyla Uruk sitesi sık sık yabani kabilelerle hayvanların saldırısına uğramaktadır. Bir yandan şehir tarihin ilk görkemli surlarıyla tahkim edilirken, diğer yandan güçlü savaşlarla savunulmaya çalışılmaktadır. Güçlü savaşçıların yabanıl toplumdan seçilmesi tarih boyunca sık rastladığımız bir olgudur.

Kral Gılgameş de güçlü savaşçılarını bugünkü Irak’ın kuzeyindeki dağlık ormanlık bölgedeki kabile insanlarından derlemeye çalışmaktadır. Yöntemi daha da ilginçtir. Uruk sitesi yeni bir yaşamı keşfetmiştir. Şehir yaşamının şatafatı son derece çekicidir. Onu çekici kılan en önemli unsurların başında kadın fahişeliği gelmektedir. Daha doğrusu kutsal ana–tanrıçadan geriye yavaş yavaş özel ve geneleve kapatılan kadın üzerinde keyifli bir yaşam erkekler için hayli çekicidir. Yeni kölesi ona sınırsız zevkli yaşam olanakları sunmaktadır. Uruk tanrıçası İnanna’nın (daha önce dağdaki adı Ninhursag, eşittir, dağ bölgesinin tanrıçasıdır. Neolitik uygarlığı geliştiren evcil–anayı temsil etmektedir. Ana etrafında yücelen toplumun tanrısal simge olarak kimlik kazanmasıdır) ilk erkek kurnaz tanrı olan Enki ile mücadelesi boşuna değildir. Herhalde en çok direndiği bir konu da özel ve genelevde bir cinsel meta olarak sunulmasıdır. Bu yüzden tanrıçalık üzerine büyük savaş verir. Destanda Enkidu’yu Uruk’a bağlayan temel etken olarak şehrin tanınmış zevk kadını gösterilmektedir. Bu inandırıcı bir yaklaşımdır. Yabani Enkidu’yu suyun başında avlayan da aynı kadındır. Enkidu şehir kadınına bağlandıkça, artık Gılgameş’in iyi bir asker-komutanı olmuştur. Gılgameş-Enkidu serüveninin daha sonrası destanda ilk örnek olarak ölümsüz bir biçimde işlenmiştir.

ŞEHRE İLK ADIM

İlkokula ve şehre ilk gidişlerimi Enkidu öyküsü ile karşılaştırınca, destanın aslında beni de anlattığını kavramakta gecikmedim. Bu konuda bir anımı da hatırlamakta yarar var. Çocukları komşu büyük köy Cibin’e ilkokula gitmek için teşvik ederken, bunlardan biri de Şevket adındaki bir çocuktu. İlk gerilla eylemini yaptığım Cumo’nun küçük kardeşiydi. Anası köyün yoksul ve iptidai kadınlarının başında gelmekteydi. Fakat Şevket’in okula gittiği gün yaptığı değerlendirme en değme profesöre taş çıkartır cinstendi. Halen aklımdadır, şöyle demişti: “Şevketê me buye hükümet, eşittir, Şevket’im hükümet olmuş.” Ben bu sözün anlamını ancak bu son savunmamda daha iyi çözdüm.

Hepimiz birer Enkidu olarak şehre, devlete koşturulmuş kişilerdik artık. Ana-toplumdan kopuyorduk. Köy giderek bize hor geliyordu. Şehrin üstünlüğü karşısında köyümüz silindikçe siliniyordu. Anamız önemini yitirdikçe yitiriyordu. Kabile, aile bağlarımızı küçümsemeye başlamıştık. Şehir ve ondaki devlet bizi mıknatıs gibi çekiyordu. Artık etkisinden kurtulmak kolay olmayacaktı. Şehir ve ondaki devlet kendi başına objektif olarak korkunç bir propaganda aracıdır. Şehrin her şeyi harikulâde sunulmuş gibiydi. İyi giysiler ve sürmeler içindeki fahişeyi reddetmek mümkün olamazdı. Her şeyiyle kendi üstünlüğü için kullanırken, köyceğimiz bir yetim gibi arkamızda kalakalmıştı. En sıradan devlet memuru yeni ilahımızdı. Her sözü, giysisi yeni tanrısallıktı. Etki öyle hazırlanmıştı. Bir de Kürt’e ‘kuyruklu’ lakabı takılmıştı. Artık ondan bir an önce kurtulmak için formül eşittir, şehirleşmek -devletleşmek-, Türkleşmekti. Sadece köyümüze ve ailemize değil, Kürtlüğümüze de hor bakmaya başladık. Bunlar adeta ayağımızdaki bir pranga gibi geliyordu. Bütün dünyamız bu üçlü içinde geçecekti: Ne kadar şehirleşir, devletleşir ve Türkleşirsen, o kadar adam olacaksın! Yeni toplum töremiz buydu. Dinimiz, irfanımız bu temelde anlam kazanacaktı. Yeniden bu üçlü etrafında toplumsallaşıyorduk.

OTORİTE OTORİTEYİ ÇEKER

Buradan çıkardığım sonuç, sınıflaşma ve uluslaşmadan önce şehirleşme, devletleşme öncelik taşımaktadır. Sanıldığının aksine, şehirleşme ve devletleşme en temel toplumsallaşma etkenleri olarak en erkenden başlamaktadır. Proleterlik, sosyalistlik şehirleşme ve devletleşmenin bir ürünü olarak bizi karşılamıştır. Bunlar devlet tanrısının sıfatları gibidirler. Devlet ve şehir içinde oluşan kişilik sosyolojide henüz çözümlenmemiştir. Kırsal ve komünal kişilikle şehirsel ve devletsel kişilik aralarında çok büyük farklar bulunan sosyolojik olgulardır. Bu olguları çözümlemeden, tutarlı bir sınıf, sosyalizm ve demokrasi çözümlemesi çok eksik kalacaktır. Şehir ve devletin damgasını vurduğu toplumla kırsal ve komünal toplum arasında da köklü farklar, çelişkiler vardır. Şehir ve devletin damgasını vurduğu toplum ne kadar devletçi, otoriter ise, kırsal toplum o denli komünal (eşitlikçi) ve demokratiktir (özgürdür). Tarihteki en önemli çelişki bu anlamda şehir-devletçi toplumuyla kırsal komünal toplum arasındadır. Asıl mücadele şehir-devletçi otoritarizm ile kırsal komünal demokrasi arasındadır. Bu olguyu da çok sonra fark edecektim.

Şehir ve devlete doğru yolculuğumuz askeri ve siyasi okul tutkumuzla daha da pekişti. Otorite otoriteyi çeker. Siyasi ve askeri otoriteye yürüyerek değil koşarak varmalıydık. Engeller çıkınca da büyük üzüntü duyuyordum. Askeri okula gidemeyince kendimi büyük şanssız sayacaktım. Bu süreçte şehirli kadın çekiciliği de ayrı, ama aynı doğrultuda çekici bir güçtü. Devrimciliğimiz bu koşullar altında en iyi devletçilik olarak anlam kazanacaktı. Sosyalizm devletin en pürüzsüz hali olarak anlaşılıyordu. Onunla en iyi kalkınacaktık. O yeni modern uçuş aracımız gibi bir şeydi. İsyancılığımız ise, geçmişe özlem ve yeniye tepki olarak algılanıyordu. Kürtlük ise kendini hep dışa vurmak isteyen bir problem olarak hissedilmekteydi.

DEVLETLE KAZANILMIYOR, KAYBEDİLİYOR

Devletçiliğimiz Ortadoğu’da daha da ulaşılır bir olgu olarak kendini gösterince, adamakıllı bu araçla amaçlarımıza yürüyeceğimize inanır gibi olduk. Pek güven vermese de, devlete dayanmanın imkânları devrimci amaçlarımızla birleşince, yol almamız hızından bir şey kaybetmedi. Açıkça belirtmeliyim ki, ilk defa bu dönemde kişiliğimin anlam aşınmasına uğradığını hissettim. Yaşamın kutsallığı gittikçe değer yitiriyordu. Anlıyordum ki devlet ile kazanılmıyor, kaybediliyordu. Devlet makinesine binerek varılacak hedeften kuşku duymaya başladım. Ama epey mesafe alındığı için geriye dönüp yeni bir yola nasıl gireceğimin çözümünü yapmaktan da çok uzak bulunuyordum. Devlete binmiş kişiliğimin sonu gelirken, yeni kimlikle hangi yolu arayıp bulacağım meçhullerle doluydu. Güvendiğim sosyalist devlet artık gerçek olmaktan çıkmıştı. Kapitalist devlete sığınmayı onuruma yediremiyordum. Suriye devleti ile ilişkimin ise baştan itibaren taktik düzeyde olması dayanılmasını mümkün kılıyordu.

BEN KAPİTALİZMİN HESABINA GİREMEZDİM

Kürdistan dağlarına hem geç kalmıştım, hem emeklerimin sonucunu görememiştim. Kendimi bir nevi ihanete uğramış gibi sayıyordum. Bu düşünce ve duygular altında Atina-Avrupa macerasına çıktığımda hayli zedelenmiştim. Devlete koşarken heyecanlıydım. Ezberciydim. Her şey rütbe almaya odaklanmıştı. Din ve iman rütbe ve paraydı. Bu kişiliği devrimcilikle aşmıştım. Ama bu devrimcilik devletçi kişilikle yürüyen bir devrimcilikti. Daha kesin ve başında benim olduğum bir otorite çekici kılıyordu. Aslında benden uzak erişemeyeceğim devlet yerine, bana yakın kendi devletime koşuyordum. Bu bir nevi yeni din, milliyet arayışı, savaşı gibi bir şeydi. Diyarbakır uçuşum, Suriye-Lübnan yürüyüşüm kendi milli devlet tutkumu okşar gibiydi. Esintisi bile yürütüyordu.

Fakat o müthiş çabalara rağmen, kişilik özüm derinden bir şeyler kaybettiğimi hissettiriyordu. Devletçi zihniyet beni benden çalmıştı. Devlete odaklanmış sosyalizm, devrimcilik genelde yaşanan yozlaşmayı şahsımda da göstermişti. Atina-Moskova-Roma üçgeninde, Avrupa’nın buz gibi hesap dünyasında çelişkim büsbütün açığa çıkacaktı. Ben bu dünyanın adamı olamazdım. Ben kapitalizmin hesabına giremezdim. Ben Batının yaşamına alışamazdım. Yolculuk bitmişti. Pek sığ ve gri bir ütopyanın sonu gelir gibiydi. İhanet ‘geliyorum’ dediğinde bile bir şeyler hissedemez olmuştum. Dikkatli bir gözlemci Yunan hilesini fark edebilirdi. Ama ben dostluğa inanmaya devam edecektim, etmek zorundaydım. Kişiliğimin son yılları bu dostluğa dayanarak geçtiğine göre, sonuna kadar öyle gitmeliydi. ‘Ben hıyanetim’ dediğinde bile, ben ‘sen dostsun’ diyecektim.

LEVİATHAN DENİZDEN BAŞINI ÇIKARIP GÖSTERMİŞTİ

Yunanlı şoför Korfu adasında ciple beni havaalanına götürürken, beni Kenya’ya uçuracak uçağa bilerek çarpacaktı. Ben hala dostluğa inanmaya devam edecektim. Basiretin bağlanması derler ya, öyle bir şey olmuştu. Aslında olan ilkokula, şehre, devlete koşan kişiliğimin iflasıydı. İflas etmeliydi. Beni ben yapan değerlerin şehir ve devlet ile ilgili olan her şeyi dökülmek zorundaydı. Devlet bendeki devleti bitirmeye karar vermişti. Bu gerçek büyük devletti; ABD, AB devletiydi. Eğer basit kulları olmaya niyetim yoksa benden kurtulmaları, hem de kârlıca satarak kurtulmaları kapitalist devletin gerçeğiydi. Bu gerçek büyücüden kurtulmak, içinde bulunulan koşullarda zordu. Başarabilirsen, çıplak canını kurtarabilirsen bravo! Leviathan denizden başını çıkarıp göstermişti.

ÖNDER ABDULLAH ÖCALAN’IN, BİR HALKI SAVUNMAK, ADLI SAVUNMASINDAN DERLENMİŞTİR.

ANHA


Diğer Haberler