‘Ana dilinden vazgeçmek varlığından vazgeçmektir’

Önder Öcalan: Anadilimin yerine başka dilden eğitim veren ilkokulun altındaki tehdidi hisseder gibiydim. O çocuk halimle dilimden vazgeçirilmem varlığımdan vazgeçirilmem oluyordu. Varlığımdan (Kürtlük oluyor) vazgeçecek miydim, vazgeçirilecek miydim? Kürt olgusu veya Kürt sorunu benim için böyle başlamıştı.

15 Mayıs 1932’de Celadet Bedirxan’ın Latin harfleri ile ilk defa Kürtçe Hawar dergisi çıkarması, Kürt dil bayramı olarak kabul edildi. Önder Abdullah Öcalan’ın “Kürdün varoluşu, dili, kültürüdür’ diye tabir ettiği Kürt diline dair “Kürtçenin çok eski bir kökeni ve kültürel temeli olmakla birlikte, sınırlı ölçüde yazı dili olması ve devlet dili haline gelememesi gelişme ve belge bırakmasını önlemiş-tir. Buna rağmen Kürt kültürü dolaylı yollardan, yaşayan etnik varlığından, tarihsel kalıntılardan günümüze kadar varlığını yansıtabilmiştir” kanısına varmıştır.

Önder Abdullah Öcalan’ın savunma ve notlarından derlenen Kürt dili üzerine analizleridir.

DİLİNİ KULLANAMAYAN BİR HALK HOR GÖRÜLMEYE LAYIKTIR!

Güncel haliyle Kürt sorununu tanımlayabilmek, sanılanın aksine, yerele özgü yanından çok evrensel konumuyla karmaşık bir hal arz ettiğinden oldukça zordur. Benim için Kürt sorunu köyümüze beş kilometre uzaklıktaki komşu Cibin köyü ilkokuluna her gün yayan gidip geldiğim günlerde başladı. Sorun fiziksel zorluklardan çok kültüreldi. Türkçe bir yabancı dildi. Kendini ilk ciddi hor görme, Kürtçe dediğimiz anadilden sessizce uzaklaşıp, ayrıcalıklı dil olan Türkçeye kapanmakla başladı. Sanırım kişiliğimde hor görmeyi ve hor görülmeyi aileme yansıtarak, karşılığını kendilerine ödetmeye çalışmıştım. Hâlâ hatırımda olan tavukla civcivlerinin birbirleriyle anlaşma halini anneme yansıtmam bu dil çelişkisinden kaynaklansa gerek. Ailemin şahsında Kürtlük de benim için bir hor görülme nedeniydi. Kendi dilinde yazamayan, dilini kullanamayan bir halk toplumu hor görülmeye layıktır! Bu olgunun çocuk ruhumda gittikçe derinleşen bir yara açması kaçınılmazdı.

ANA DİLDE GELİŞMEK YAŞAM DÜZEYİNDE GELİŞMİŞLİKTİR

Dil kavramı kültür kavramıyla sıkıca bağlantılı olup, dar anlamında esas olarak kültür alanının başat unsurudur. Dili dar anlamıyla kültür olarak tanımlamak da mümkündür. Dilin kendisi bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlâk ve estetik duygu ve düşüncenin toplumsal birikimidir; anlam ve duygunun bilince çıkmış, ifadeye kavuşmuş kimliksel ve ansal varoluşudur. Dile kavuşan toplum, yaşamın güçlü gerekçesine sahip olmuş demektir. Dilin gelişkinlik düzeyi yaşamın gelişkinlik düzeyidir. Bir toplum anadilini ne kadar geliştirmişse, yaşam düzeyini o kadar geliştiriyor demektir. Yine dilini ne denli yitirme ve başka dillerin hegemonyası altına girmeyle karşılaşmışsa, o denli sömürgeleşmiş, asimilasyona ve soykırıma uğramış demektir. Bu gerçekliği yaşayan toplumların zihniyet, ahlâk ve estetikçe anlamlı bir yaşamlarının olamayacağı, hasta bir toplum olarak silininceye dek trajik bir yaşama mahkûm kalacakları açıktır. Anlam, estetik ve ahlâk yitimini yaşayan toplumların kurumsal değerlerinin sömürgenlerin değerlerinin hammaddesi olarak işlenmesi de kaçınılmazdır. Sonuç olarak, dil örneğin Kürtlerdeki haliyle yaşandığında, bu durumdaki bir toplumun maddi olarak son derece yoksullaşacağı ve paramparça duruma düşeceği, dolayısıyla anlam, ahlâk ve estetikçe de yanlış, hain ve çirkin olarak yaşamaktan kurtulamayacağı gayet açıktır.

ANA DİLİNDEN VAZ GEÇMEK VARLIĞINDAN VAZ GEÇMEKTİR

İlk asimilasyon okuluna başlarken yaşadığım trajediyi anlattım. Anadilimin yerine başka dilden eğitim veren ilkokulun altındaki tehdidi hisseder gibiydim. O çocuk halimle dilimden vazgeçirilmem varlığımdan vazgeçirilmem oluyordu. Varlığımdan (Kürtlük oluyor) vazgeçecek miydim, vazgeçirilecek miydim? Kürt olgusu veya Kürt sorunu benim için böyle başlamıştı. Uzun yıllar hiçbir yanıtı olmayan, beni derin bir huzursuzluk içinde bırakan bir varlık veya sorun... Yaşadığım dil kaybının altında derin bir varlık kaybı vardı. Kaybettiğim nelerdi? Cevabı çok zor bir soruydu bu. Kürt savunulması zor, sorunlu bir varlık olup çıkmıştı. Yaşadığım bir varlık değil, tükeniş titreşimleriydi; cevabı verilmiş bilinçler değil, giderek büyüyen ve çıldırtan sorunlar yumağıydı.

KÜRTÇE ÇOK ESKİ KÖKENLİ BİR DİLDİR

Kürt toplumunu tanımlamak daha kolay olmaktadır. Dağ, tarım ve hayvancılık Kürt halkıyla özdeştir. Kentlilik Kürd’e uzak bir kavram iken, köylülük belki de tarihte ilk defa Kürtlerin atalarının gerçekleştirdiği en temel toplumsal olgudur. Kürtler ne kadar ‘gundi’ ve göçebe ise, o denli kentli olmaktan uzaktır. Komagene’nin çok iyi açıkladığı gibi, yarı köy ve göçerlik Kürtlerin binlerce yıllık yerleşim ve hareket düzenidir. Kentleri ise daha çok işgalciler kurmuş veya doldurmuşlardır. Tabii bu, Kürtler kent kurmamış ve uygarlık sahibi olmamıştır demek değildir. Urartu, Med, Mitanni devletleri başta olmak üzere, çok sayıda kent uygarlığının sahibi oldukları da bilinmektedir. Ortaçağda da yaygın kent ve eyalet hükümetleri kurmuşlardır. Fakat kurulan devlet ve hükümetler uzun süreli olmadıkları için, kentler daha çok işgalci güçlerin karargâhını ve çevre toplumunu teşkil etmiştir. İlk çağlarda Sümer, Asur, Arami, Pers ve Helen etkileri kent ve yazılı kültür eserlerine damgasını vururken, ortaçağda Arapça ve Farsça dil ve kültürlerinde iz bırakmıştır. Birçok aydın, devlet adamı ve komutan bu komşu dil ve kültürlerle rol oynamışlardır. Kürtçenin çok eski bir kökeni ve kültürel temeli olmakla birlikte, sınırlı ölçüde yazı dili olması ve devlet dili haline gelememesi gelişme ve belge bırakmasını önlemiş-tir. Buna rağmen Kürt kültürü dolaylı yollardan, yaşayan etnik varlığından, tarihsel kalıntılardan günümüze kadar varlığını yansıtabilmiştir.

KÜRTÇE, NEOLİTİK DEVRİMİ İLK BAŞLATAN DİLDİR

Kürt dili ve kültürü kuvvetle muhtemeldir ki birçok arkeolog bu görüşü paylaşmakta, Zagros-Toros eteklerinde neolitik devrimi ilk başlatan dil ve kültür olarak zamanla tüm Hint-Avrupa kökenli dil ve kültürlerin temelini teşkil etmiştir. M.Ö 9000’lerden itibaren Hint-Avrupa coğrafyasına doğru fiziksel olmaktan çok kültürel olarak yayıldığı tahmin edilmektedir. Kendi oluşumunu ise M.Ö 15.000-10.000 yıllarına götürebiliriz. 4. buzul döneminden çıkışla (M.Ö 20.000-15.000) birlikte alanın en otokton -yerli- kültürü ve dili olarak şekillenmesi kuvvetle muhtemeldir. Kürt etnisitesi M.Ö 6000’lerde iyice ayırt edilmektedir. İlk defa Hurriler adıyla (M.Ö 3000-2000 arasında) tarih sahnesine çıktıklarını görmekteyiz. Sümerler orman ve madenler, Hurri boyları ise uygarlık zenginliği nedeniyle binlerce yıl karşılıklı saldırma-korunma mücadelelerine girişmişlerdir. Babil, Asur, Hitit, İskitler, Persler ve Helenlerle bu tarihsel diyalektik sürüp gitmiştir. Belki de yerleşikle göçerin en uzun karşılıklı akınlarını yaşayan kavim ve boyların başında Kürtler gelmektedir. Sümer uygarlığının Hititler, Luwiler, İonlar ve Perslere taşınmasın-da Hurri ve Med Kürtlerinin rolü belirleyici olmuştur. Bu halkların Hint-Avrupa dil ve kültür grubundan olması bu gerçeklikle yakından bağlantılıdır.

Heredot Tarihinde Helenler üzerinde en etkili kültür ve dilin Med kaynaklı olduğu çok açıkça görülmektedir. M.Ö 900-400 yıllarına kadar Helenler Medlerin yoğun etkisini yaşamışlardır. Birçok maddi ve manevi kültür öğesini bu dönemde Urartu-Med-Pers kaynaklarından almışlar ve kendi sentezleriyle zenginleştirmişlerdir. Kürtlerin ataları Hurrilerin (M.Ö 2500-1500), yine Hurri kökenli Mitannilerin (M.Ö 1500-1250), Nairilerin (M.Ö 1200-900), Urartuların (M.Ö 900-600), Medlerin (M.Ö 700-550) dönemlerinde aşiretler konfederasyonu ve krallıklar halinde yaşadıkları tahmin edilmektedir. Bu dönemdeki Kürt toplumu hiyerarşik ve devlet geçişlidir. Kuvvetli bir ataerkilliği geliştirdikleri gözlemlenmektedir. Neolitik tarım çağında kadının daha çok işlevsel olmasından ötürü, Kürt toplumunda kadının ağırlığı güçlüdür. Bu gücünü uzun süre kullandığı, bunun temelinin de tarım devrimi olduğu kuvvetle muhtemeldir. Dildeki dişil öğe, tanrıça Star kültü bu gerçeği doğrulayan kanıtlardır.

KÜRTÇE TARİHİ, M.Ö 1500’LERE DAYANIR

Süryanicenin Kürdistan kültüründeki yeri daha sonraki Arapçadan ileridir. Bir aydınlanma dili olarak rol oynadığı belirtilebilir. Süryanilerin esas olarak kentte oturmaları bu sonucu doğurmaktadır. Kürtler Komagene halkı olarak göçerliğin, köylülüğün sözlü dili olarak Kürtçe lehçelerini kullanmaktadır. Yazılı kaynakları sınırlıdır, ama hiç olmadığı anlamına gelmez. Özellikle Mitannilerin başkenti Waşukkani’de (Hoşpınar, bugünkü Suriye-Türkiye sınırındaki Resulayn ve Amude kentleri) bulunan çok sayıda yazılı belge, M.Ö 1500’lerde proto-Kürtçenin yazı dili olarak kullanıldığını göstermektedir.

Kürdistan’da M.Ö 300-250 Helen krallıkları döneminde Helen kökenli halkın varlığı ve özellikle kentlerdeki ağırlıkları, Helencenin de uzun süre kullanıldığını göstermektedir. Bir nevi sömürgeci dili rolünü oynuyor. Günümüzdeki gibi Kürdistan kentleri yabancı dil ve kültüre göre yaşarken, kırsaldaki halk yerel dil ve kültürü yaşamaktadır.

AHMEDÊ XANİ VE MEM U ZİN ORTAÇAĞDA KÜRTÇE OLARAK BELGELENMİŞTİR

Kapitalist sistemin yaygınlaşması, ‘ulus-devletin’ biçimlenmesi, Kürt kültürü ve dili üzerindeki asimilasyon sürecini daha da yoğunlaştırdı. Arapça ve Farsça baskısına Türkçe’nin yükselen baskısı da eklendi. İlk ve ortaçağlarda etnisite bünyesinde varlığını koruyan Kürt dili ve kültürü, bilim ve tekniğin artan olanaklarını resmi dil ve kültür olarak kullanan üç hâkim dil ve kültürün etkisi altında iyice ezildi, eritildi. Ortaçağda bile birçok edebi eser (Ahmedê Xani, Mem u Zin gibi) veren Kürt dili ve kültüründe siyasi baskının da etkisi ile gittikçe daralma yaşandı. Kürtlük dil ve kültür olarak kuşkulu hale dönüştürüldü. Suç konusu oldu. Giderek Kürt olmak kriminalize edildi. Burjuvazinin suç-hapishane pratiğinin en aşırı bir biçimi ile karşı karşıya kalındı. Kürt olgusu ve ona dayalı sorunsallık en tehlikeli suçlar kategorisine sokuldu. Her üç ulus-devlette -Türk, Fars ve Arap ulus-devletinde dil ve kültürü aşan, tüm varlığı üzerinde bir eritme, uzaklaştırma, hâkim dil ve kültüre bağlama kampanyası bütün şiddetiyle yürütüldü. Kürtçe anadil eğitimi dahil, tüm eğitim okullarına kavuşma yasaklandı. Ancak o da imkânları olanlar için hâkim ulus okullarında modernizm öğrenilebilirdi. Kürt ve Kürtçe her bakımdan modernizm kapsamı dışına çıkarıldı. En basit Kürtçe müzik, gazete, kitap yayını ‘Kürtçülük’ sayılarak siyasi suç kapsamına alındı. Halbuki kendileri kendi dillerinde Hitler’i geride bırakan bir milliyetçiliği uyguluyorlardı. ‘En yüce ulus’ teorilerinden geçilmiyordu. ‘Necip millet’ Arapların unvanıydı. Türklük, mutlu olma gerekçesiydi. Farisilik en büyük tarihsel soyluluktu. Kapitalizmin uyandırdığı milliyetçi duygular bütün gerilik durumlarını örtbas eden bir uyuşturucuya dönüştürülmüştü.

TEKNOLOJİ BİR NEVİ EBELİK ETTİ KÜRTÇEYE

Ancak kapitalizmin üçüncü büyük küreselleşme hamlesi, yerelliğin yükselen değer haline gelmesi, teknolojinin -radyo, TV- dil yasaklarını anlamsız kılması, yurtdışı faaliyet imkânları Kürt ve Kürtçenin biraz alan bulmasına, kendine gelmesine katkıda bulundu. Tabii bu olgunun temelinde çağdaş direniş gerçeğinin de belirleyici bir etkisi oldu. Ulusal demokratik direniş beraberinde Kürt kimliğini, dil ve kültürünü, kendine güveni getirdi. Asimilasyonu zoraki yaratan savaşçı-iktidar zoru karşısında savunmacı direniş, ulusal dil ve kültürün yeniden doğuşuna ebelik ediyordu.

KÜLTÜREL SOYKIRIM

Ben, kültürel soykırım kavramını kullanmıştım, yine kullanıyorum. Bu kavram BM yasalarına da aykırı değil. Bölgede kültürel soykırım olduğunu söylüyorum. Bu halk, kendi çocuklarına kendi dilinde bir isim bile veremiyor. Beş yaşındayken anneme de söylemiştim: Çocuğuna Kürtçe ad bile veremiyorsun bu mudur namus? Ben bu yüzden evlenmekten bile nefret ettiğimi söylemiştim. Ben doğacak çocuğu doğru dürüst, özgür yetiştiremeyeceksem, burada kadınlara da sesleniyorum, Kürtçe ad bile veremeyeceksem, ne yapacağım bu çocuğu! Bu bir kültürel soykırımdır. Kürtlerin etrafı dört dörtlük sarılmış. Bütün bu durumları kabul eden bir halk, buna demokratik tepki vermeyen bir halk, gitsin kendini yaksın, gitsin kendini suya atsın. Ben, bu halkı, hükümetin politikalarına alet etmem. Özgür birey olsunlar, özgür insan olmalarını korusunlar. Özgür yaşam felsefesini kabul etmeyen bir insan onursuzluğu tercih etmiş demektir.

ANHA


Diğer Haberler