Güvenlik mekanizması Erdoğan’ın maskesini düşürdü: Şimdi de cayma derdinde!

Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuzey ve Doğu Suriye’nin Türkiye’nin ulusal güvenliği için bir tehdit olduğunu iddia ederek bölgede bir “Güvenli bölge” oluşturulması gerektiğini ileri sürdü. Bölge halkı, bu iddiaların gerçeklikle hiçbir alakasının bulunmadığının farkında olmasına rağmen işgalci devletin tehditlerine karşı bir güvenlik mekanizmasını kabul etti. Bunun üzerine Washington, Ankara ve Demokratik Suriye Güçleri arasında bir sınır güvenliği mekanizmasına ilişkin anlaşmaya varıldı.

Anlaşmayla Erdoğan’ın yalanları ortaya çıktı

Varılan güvenlik mekanizması kapsamında ilk ortak kara devriyesi de 8 Eylül günü gerçekleştirildi. Varılan anlaşmanın ilk adımlarının atılmasıyla birlikte Erdoğan tekrar sahneye çıktı ve bu daha önce kabul ettiği bir mekanizmayı reddetti. Peki Erdoğan, anlaşma içeriğini ve planlamasını tamamen kabul ettiği bu güvenlik mekanizmasını neden reddetmeye başladı? Sorunun cevabı üzerinde çok düşünmeye gerek yok. Anlaşmaya varılan bu güvenlik mekanizması, Erdoğan aylardır bahsettiği “Ulusal güvenliği tehdit” iddialarının gerçek dışı olduğunu gözler önüne serdi. Ayrıca bölgedeki tek tehdidin de Türkiye olduğu açığa çıktı. Bu anlaşma, Erdoğan’ın hep arkasına saklandığı perdeyi ortadan kaldırdığı gibi Kuzey ve Doğu Suriye, Halep ve ardından Musul ve Kerkük’e kadar uzanan geniş coğrafyayı işgal etme planlarını da engelledi.

Erdoğan niyetini itiraf etti

Erdoğan, Pazar günü yaptığı açıklamada, Kuzey ve Doğu Suriye’nin kent ve köylerini de “Güvenli bölgeye” dahil edilmesi gerektiğini söyledi. Erdoğan aslında bu açıklaması ile bölgeyi işgal etme ve bölgedeki farklı halk ve inançların kurduğu ortak yaşam sistemini ortadan kaldırma niyetini de itiraf etmiş oldu. Erdoğan’ın öncelikli hedefi Ortadoğu’daki tek demokratik yönetim modeli olan Özerk Yönetim’i ortadan kaldırmaktır. Çünkü Özerk Yönetim tecrübesinin Türkiye başta olmak üzere Suriye, İran ve Irak’taki tüm sorunların çözme gücüne sahip olduğunu iyi biliyor. Tek ulus üzerinden inşa edilen egemen sistem, her daim diğer halk ve inançları yok etmeyi amaçlamıştır.

Demografik yapının değiştirilmesi hedefleniyor

Erdoğan, son açıklaması ile bir diğer niyeti olan bölgenin demografik yapısını değiştirme amacını da itiraf etmiş oldu. Erdoğan’ın işgal etmek ile tehdit ettiği bölgede Kürt, Arap, Süryani, Keldani, Asuri, Ermeni, Çerkez ve Türkmen halklar ortak bir yaşam sürdürüyor. Tüm bu halklar, tarihleri boyunca Osmanlı ve torunlarının katliam saldırılarına maruz kaldı. Bölge halkları, Ermeni ve Süryani katliamlarını, Kürt halkına dönük katliamları, Arap halklarının katliamdan geçirilip mal ve mülklerinin talan edilmesini halen hatırlıyor. Yani tüm bu halklar Erdoğan’ın bölgedeki varlığını istemiyor. İşte Erdoğan, bahsettiği “Güvenli bölge” ile kendisine bağlı çete ailelerini bu halkların evlerine, yurtlarına, bağ ve bahçelerine yerleştirmek istiyor.

Erdoğan, yerel halkın evlerine yerleştirdiği kendisine bağlı çete aileleri eliyle bölgede derin ve gerişi dönüşü imkansız bir çatışma ve yıkım yaratmayı ve böylelikle işgal hedeflerine sorunsuz ulaşmayı hedefliyor.

Mültecileri piyon olarak kullanmak istiyor

Erdoğan, bir adım daha ileri giderek Avrupa’yı, Kuzey ve Doğu Suriye’yi işgal ederek demografik yapısını değiştirmeye izin vermemeleri halinde ülkesindeki Suriyeli mültecilere kapıları açıp Avrupa’ya göndermekle tehdit etti. Erdoğan’ın Avrupa’ya dönük bu tehditleri, Özerk Yönetim’in mültecilerin evlerine dönüşü için ellerinden geleni yapmaya hazır oldukları yönündeki açıklamalarının hemen ardından geldi. Erdoğan, Kuzey ve Doğu Suriye’ye yerleştireceğini söylediği bir mily0n mülteciden, acılarını dindirmeyi düşündüğü için değil; ileriye dönük planları için piyon olarak kullanmak için bahsediyor.

Tehditler tüm dünyayı tehlikeye atıyor

Erdoğan’ın tehditleri şüphesiz Demokratik Suriye Güçleri (QSD) ve Uluslararası Koalisyon’un DAİŞ çetelerine karşı sürdürdüğü mücadeleyi de olumsuz etkiliyor. Ayrıca bu tehditler, QSD’nin tutukladığı binlerce DAİŞ çetesi ile Hol Kampı’nda bulunan on binler çete ailesi için bir çözüm bulunmasını engelliyor. Bölgedeki bu çeteler ve aileler, her an patlamaya hazır bir bomba gibi tüm dünyayı tehdit etmeye devam ediyor.

Türkiye’nin olası bir saldırısında, cezaevlerindeki DAİŞ çeteleri ve kamplardaki ailelerinin kontrolünü sağlayan QSD ve İç Güvenlik Güçleri’nin bu kontrolü elinde tutmaya devam etmesi ise pek mümkün görünmüyor.

Başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm dünya, Erdoğan’ın bu tehditlerinin DAİŞ’in yeninden dirilmesine sebep olacağı ve tekrardan tüm dünyayı tehdit etmeye başlayacağının farkına varmalıdır. Bu temelde, Erdoğan’ın sınır tanımaz tehdit ve saldırılarının önünün alınması için harekete geçilmelidir.

Şimdi de İdlib’i satmaya hazır

Erdoğan’ın Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük tehditleri ciddi bir şekilde ele alınmalı ve gözü dönmüşçesine her yere saldırabileceği unutulmamalıdır. Türkiye; Rusya ve Suriye rejim güçlerinin 2015 yılında başlayan sahadaki müdahaleleri ile stratejisini değiştirdi ve Şam’dan vazgeçerek gözlerini Kürt topraklarına dikmeye başladı. Erdoğan, Cerablus, Ezaz ve Bab’ı işgal edebilmek için çetelerin işgali altındaki Halep’i rejim güçlerine sattı. Doğu Guta’yı da Efrîn işgali için rejim güçlerine sattı. Erdoğan şimdi de Kuzey ve Doğu Suriye’ye saldırabilmek için ülkesindeki 4 milyon Suriyeli mülteci ile İdlib’i Suriye rejimine teslim etmeye hazır.

Rojava panayır alanı değil!

Tüm bu denklem ve senaryoların aksine Rojava’nın öyle Türkiye’nin istediği vakit saldırıp işgal edebileceği bir panayır alanı olmadığı unutulmamalıdır. Sınır uzun. Türkiye ve çeteleri bu sınırda cephe açamaz. QSD Genel Komutanı Mezlûm Ebdî, daha önce yaptığı açıklamada Türkiye’nin olası bir saldırısında tüm sınır hattının savaş alanına dönüşeceğini belirtmişti. Yani böylesi bir savaş uzun süreli ve herkes için bedeli ağır olacak. Erdoğan’ın bir iç kriz yaşadığı da göz önünde bulundurulursa yaratacağı etki daha fazla olur. Ayrıca uluslararası güçlerin artık birer aktörü olduğu Suriye savaşının da ömrünü uzatacaktır.

Saldırı DAİŞ’i tekrar diriltir

Türkiye’nin her saldırısı, 2014 kurulan Uluslararası Koalisyon’un DAİŞ’e karşı verdiği emeklerin boşa gitmesi ve DAİŞ’in yeniden canlanması anlamına gelecektir. DAİŞ’in, Türkiye’nin saldırılarından faydalanarak tekrardan geniş bir coğrafyayı işgal etmesi de bir ihtimal. Ayrıca Türkiye’nin her saldırısı, ABD ve Uluslararası Koalisyon savaşçılarının da hayatını tehlikeye atacaktır.

İşgal Rusya’nın menfaatleri ile uyuşmuyor

Türkiye’nin zengin petrol kaynaklarına sahip bir bölgeyi işgal etmesi en başta Rusya’nın menfaatleri ile çelişiyor. Çünkü Rusya, Türkiye’nin bölgedeki varlığının bir noktadan sonra NATO’nun varlığı anlamına geleceğini iyi biliyor. Böylesi bir senaryoda, Rusya ve Rejim güçleri Türkiye’yi Suriye’den çıkaramayacaktır. Özellikle 1974 Kuzey Kıbrıs tecrübesi halen tazeyken.

Erdoğan derin bir kayba doğru yol alıyor

Erdoğan’ın şu an bulunduğu durum, olası bir işgal saldırısı için uygun değil. Erdoğan, her geçen gün arttırdığı işgal tehditleri ile ABD ve Demokratik Suriye Güçleri’ne tavizler koparma derdinde. Özellikle İdlib’de sıkışan Türkiye, ABD ve Rusya arasındaki çelişkileri fırsata dönüştürmeye çalışıyor. Ancak Erdoğan’ın bu politikası artık iş görmüyor. Erdoğan’ın Rusya’ya yakınlaşması ABD’den uzaklaşması ya da tam tersi ABD’ye yakınlaşması Rusya’dan uzaklaşması anlamına gelecektir. Her iki ihtimalde de Erdoğan kaybedecek ve Rusya ile ABD’nin Suriye için bir anlaşmaya varması halinde Erdoğan iki kat kaybedecek.

Sahadaki son gelişmeler, Türkiye’nin Suriye’de büyük bir kayba doğru yol aldığını gösteriyor. Çünkü Erdoğan, komşu ülkelerin yanı sıra AB, Rusya ve ABD’nin bölgedeki menfaat ve politikasını tehdit eden bir siyaset yürütüyor. Erdoğan artık, tüm bu güçler için sahada acı ve menfaatlerini engelleyen bir kaynağa dönüştü ve artık her güç Erdoğan’dan kurtulma derdinde.

(eyl)

ANHA


Diğer Haberler