Hozat: Mezarlıklara saldırı aşağılıkça bir zihniyet ve ruh halidir

KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, işgalci Türk devletinin mezarlıklara yönelik saldırılarını değerlendirerek, “Aşağılıkça bir zihniyet ve ruh halidir bu. Bu aşağılık zihniyetin tanımını yapmak bile oldukça güçtür” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, ANF’nin sorularını yanıtlayarak, “Dünya tarihinde birçok soykırım yaşanmıştır, soykırım örnekleri vardır fakat hiçbir soykırım, Türk devletinin Kürtlere uyguladığı soykırıma benzemiyor. Siz tarihte hiç mezarlıkların bombalandığına, cenazelerin mezarlardan çıkarılarak kaçırıldığına ve kaldırımların altlarına gömüldüğüne tanık oldunuz mu? Siz hiç yıllarca toprak altında kalan insan kemiklerinin çıkarılarak işkence edildiğine şahit oldunuz mu? Tarih kitaplarında böyle bir şey okudunuz mu? Sanmıyorum. Böyle bir düşmanlık tarihte yoktur. Bir devlet düşünün ki bir halkın evlatlarının ölüsünden korkuyor, kemiklerini kaçırıyor, işkence yapıyor! Bu nasıl bir düşmanlık? Aşağılıkça bir zihniyet ve ruh halidir bu. Bu aşağılık zihniyetin tanımını yapmak bile oldukça güçtür” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat’ın değerlendirmesinin devamı şu şekilde:

Önder Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün önemini ve üzerindeki tecride karşı kadınların nasıl bir mücadele yürütmesi gerektiğini anlatabilir misiniz?

Önder Apo’ya uygulanan tecrit, Kürt halkına uygulanan soykırım politikalarının bir parçasıdır. En büyük faşist saldırı İmralı’da Önder Apo’ya karşı yürütülüyor. Önder Apo, 21 yılı aşkın bir zamandır korkunç bir işkence sisteminde tutuluyor. Önder Apo şahsında direnen bir halk ve insanlık teslim alınmaya çalışılıyor. Yıllardır bu ahlak, vicdan, hukuk ve siyaset dışı soykırımcı uygulamalara karşı Önder Apo muazzam bir mücadele yürütüyor. Herkesin de soykırımcı faşizme karşı mücadele etmesini istiyor.

İMRALI’DA UYGULANAN FAŞİZM YAYILIYOR

Kadınlara ve Türkiye toplumuna karşı yürütülen faşizmin temel bir nedeni de İmralı’daki tecrittir. Kürt toplumu üzerindeki inkar ve tasfiye politikaları som ut olarak İmralı’da uygulanıyor. İmralı’da uygulanan tecrit, baskı ve psikolojik savaş, Kürt halkına karşı yürütülen savaştır. Faşizm de Kürt inkarı ve Kürt’ün özgürlük mücadelesini tasfiye politikaları üzerinde yükselmektedir. Faşizm politikaları en bariz bir biçimde İmralı tecrit gerçeğinde somutlaşıyor ve tüm Türkiye’ye yayılıyor. İmralı yasaları artık genel bir politika ve uygulamaya dönüşmüş durumdadır. ‘Önder Apo’ya tecrit, Kürtlere, demokrasi güçlerine, kadınlara, halklara ve insanlığa karşı tecrittir’ sözü bu noktada büyük bir anlam kazanıyor.

Ortadoğu merkezli yaşanan III. Dünya Savaşı yeni fakat son bir aşamaya girmiştir. Bu aşamada bölgenin ulus devletleri ve siyasi güç dengeleri yeniden şekilleniyor. Bölge küresel sermayenin çıkarları temelinde yeniden dizayn ediliyor. 1990-91 Körfez Savaşı’yla başlayan, 9 Ekim 1998’deki Uluslararası Komplo’yla derinleşen III. Dünya Savaşı, bölgedeki ulus devlet sistemlerini büyük oranda parçaladı. Irak ve Suriye’nin mevcut hali bu savaşın yarattığı bir sonuçtur. Afganistan, Mısır, Libya, Tunus, Yemen, Sudan ve daha birçok yerde yaşanan iç savaş ve kaos hali yine bunun sonucudur. Öte yandan Türkiye ve İran’da yaşanan derin kriz ve kaos hali de III. Dünya Savaşı’yla bağlantılı bir durumdur.

YENİ İŞBİRLİKÇİ SÖMÜRGE DÜZENİ

Bölgedeki faşist ulus devlet sistemleri içerde halklarla çatışmakta, dışarda ise küresel sermaye ile doku uyuşmazlığı yaşamakta ve çatışmaktadır. Bölgenin her yerinde halklar faşist ulus devlet sistemine ve uygulamalarına karşı büyük bir isyan içerisindedir. Halklar, kapitalist modernitenin faşist ulus devlet sistemini artık kabul etmiyor ve şiddetle reddediyor. Kapitalist modernitenin hegemonik güçleri ise süren III. Dünya Savaşı’nda bölge gericiliği ve çeşitli işbirlikçi güçler eliyle demokratik toplumsal dinamikleri tasfiye etmeye çalışarak bölgede kapitalist modernitenin hizmetinde yeni bir işbirlikçilik ve sömürge düzeni kurmaya çalışıyorlar.

Kapitalist modernite sisteminin derin bir kriz ve çöküş sürecini yaşadığı bir gerçektir. Küresel salgın, bu kriz ve çöküşün en çarpıcı örneklerinden biridir. Toplum, kadın ve doğa karşıtı bu vahşi sistem, gezegenimizi artık yaşanamayacak, doğal döngüsünü sürdüremeyecek bir noktaya getirdi. Artık ekolojik denge diye bir şey kalmadı. Gezegenimizin ekolojik dengesi bozulmanın da ötesinde çöktü. Kapitalizmin azami kârı hedefleyen üretim biçimi olan endüstriyalizmi; savaşlara, doğayı yok eden silahlara ve talana, küresel ısınmaya, milyonlarca canlının ve bitkinin yok olmasına, temiz su kaynaklarının kurumasına, ormanların tükenmesine neden olup öldürücü salgın hastalıkların önünü alabildiğine açtı. Öyle ki dünyada insan başta olmak üzere canlıların besleneceği tek bir doğal gıda ve içeceği kalmadı, insanlık temiz suya hasret bırakıldı. Savaşlar, hormonlu gıdalar, kirli hava ve su, insan biyolojisini de zihinsel ve psikolojik yapısını da bozmuş, kanserli bir toplumsal yapı ortaya çıkardı.

Kapitalist modernite sistemi bu derin krizden ve bunalımdan çıkışın yolunu paylaşım savaşında gördü. Savaşla Ortadoğu’dan başlayarak kapitalist sistemi restore etmeye yöneldi. Bunu yaparken önünde engel gördüğü tüm dinamiklere saldırarak hegemonyasını tesis etmeye çalışıyor.

DEMOKRATİK MODERNİTE DÜŞMANLIĞI

İmralı tecridini bölgedeki ve dünyadaki bu gelişmelerden asla bağımsız değerlendiremeyiz. Zaten Uluslararası Komplo, bölgede yeni bir siyasi zihniyet ve yapılanma gerçekleştirme gerçeğine karşı yapıldı. Bugün de kapitalist modernitenin hegemonik güçleri, Önder Apo’nun geliştirdiği kadın özgürlükçü, ekolojik, demokratik ulus paradigmasını ve bu paradigmanın bedenleşmiş hali olan demokratik konfederal sistemin, kapitalizme, faşist ulus devletlere bir alternatif olarak gelişmesini istemiyor. Faşist Türk devletinin Önder Apo’ya uyguladığı tecridi destekleyerek bölgenin demokratik sistem temelinde şekillenmesini engellemeye çalışıyorlar. Önder Apo’nun ve Özgürlük Hareketi’nin 46 yıllık büyük mücadelesiyle ortaya çıkardığı demokrasi ve özgürlük değerlerini dejenere ederek, hizmetlerine almaya çalışıyorlar. Bu amaçları önünde Önder Apo’yu engel olarak düşündükleri için tecridin sürekliliğini istiyorlar. İmralı tecridinin uluslararası boyutu, hegemonik güçlerin bölgeye ve dünyaya çıkarları temelinde yeni biçim verme istemleriyle bağlantılıdır.

SAVAŞA VE SALGINA SON VERECEK PARADİGMA

Önder Apo’nun demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigması ve demokratik konfederal sistem projesi, Üçüncü Dünya Savaşına son verecek ve bir daha bu tür savaşların yaşanmasına ve küresel salgına (koronavirüs pandemisi gibi) olanak tanımayacak bir çözüm özelliğine sahiptir. Bu paradigmanın ve demokratik toplum sisteminin bölgede ve dünyada hakim hale gelmesi demek, bölge ve dünya toplumlarının demokrasi, özgürlük ve barış içerisinde doğayla dostluk temelinde yaşaması demektir.

Demokratik konfederal sistem, bütün kadınlara muazzam bir demokrasi, özgürlük ve eşitlik alanı açıyor. Kadının kendisini en özgürce ve eşitçe ifade ettiği tek sistem, demokratik konfederal sistemdir. Kadınların Önder Apo’ya uygulanan tecridi kadın üzerinde bir tecrit olarak görmesinin ve değerlendirmesinin temel bir nedeni de budur.

Kadın özgürleşmesinde Önder Apo’nun büyük bir düşünsel, pratik emeği ve mücadelesi vardır. Önder Apo beş bin yıllık erkek egemen paradigmayı şahsında yerle bir edip kadın özgürlükçü yeni bir paradigma ve sistem projesi ortaya çıkardı. Böylece Kadın Özgürlük Hareketi, sadece Kürdistan ve Ortadoğu açısından değil, dünya geneli açısından ideolojik ve teorik bir temele kavuştu. Önder Apo mücadelesiyle ve şahsında somutlaştırdığı özgür yaşam değerleriyle özgür eşit yaşamın yaratıcısı ve temsili haline gelmiştir.

KADIN ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİYLE DOĞRUDAN BAĞLANTILI

Bu açıdan Önder Apo’nun üzerindeki tecride karşı mücadele, kadının özgürlük mücadelesiyle doğrudan bağlantılıdır. İmralı tecridinin kaldırılması kadının demokratik ve özgür yaşam mücadelesini güçlendirecek, kadın özgürlük bilincini tüm toplumun özgürlük bilinci haline gelmesine ivme kazanacaktır. Kadın üzerinde uygulanan şiddetin son bulmasında büyük bir etkisi olacaktır. Kadınların tecride karşı mücadelesini güçlendirerek sürdürmesi çok önemlidir. Tecride karşı mücadelenin erkek egemenlikli sisteme, modernitesine, faşizme karşı bir mücadele olduğu gerçeği ve bilinciyle her yerde kadınlar büyük bir dayanışma ve birlik içerisinde mücadelesini büyütmelidir. Örgütlü kadın mücadelesinin etkisi çok büyüktür. Son yıllarda kadın örgütleri arasındaki dayanışma ve ortak mücadele çok önemli gelişmeler ortaya çıkarmıştır. Kürt kadınları Türkiye ve dünya kadın hareketleri ile ortaklaşarak tecride karşı birlikte mücadeleyi temel bir mücadele tarzı haline getirirlerse tecride karşı mücadele yeni bir boyut kazanacaktır. Bu başarıldığı takdirde bir işkence ve soykırım sistemi olan tecrit sistemini kırmanın imkanları da artacaktır. Kadınlar tecride karşı mücadeleyi Türkiye, bölge ve dünya geneline bin bir türlü çeşitlilik içeren eylem ve etkinliklerle yayabilirler.

ERGOĞAN HİÇBİR AHLAKİ DEĞERİ TANIMIYOR

Küresel salgın bahanesiyle dayatılan mücadelesizliği kırmak için toplum ve toplumun öncüleri nasıl bir yol hattı izlemeli?

Diktatör Erdoğan, her krizi fırsata çevirerek öngördüğü faşist rejimi kurumsallaştırmaya çalışan, krizden ve savaştan beslenen ahlakı olmayan alçak zihniyetli biridir. Erdoğan hiçbir ahlaki ve vicdani değeri tanımadığı için rahatlıkla küresel salgını, toplumu teslim almaya, demokratik muhalefeti susturma ve ezme fırsatına dönüştürmeye çalışıyor. Aslında salgın, Ocak ve Şubat aylarında Türkiye’ye vardı. AKP-MHP faşist iktidarı salgını gizledi. Salgının Türkiye’ye girişini engelleyen başarılı bir yönetim olarak kendisini lanse etmeye çalıştı fakat Türkiye’nin her tarafına yayılan salgını ve artan ölümleri daha fazla gizleyemediler. Bu defa salgını bulunmaz nimet görerek fırsata çevirmeye başladılar. Bir taraftan sürü bağışıklığı politikasıyla salgını tüm topluma yaydılar, sömürüyü artırma fırsatı haline dönüştürdüler; diğer taraftan faşizmi ve savaşı tırmandırarak iki öldürücü virüsle toplumu karşı karşıya getirdiler. Ölümle toplumu terbiye ederek esir almaya çalıştılar. Toplumun ve demokrasi güçlerinin iradesini kırıp teslim almak için en küçük bir itirazı ve iktidar eleştirisini dahi beka sorununa dönüştürdüler. Bu biçimde Kürtlere karşı soykırım saldırılarını yoğunlaştırdılar, Kürtler ve HDP dışında diğer muhalif kesimlere de ağır bir biçimde yöneldiler. Toplum sokağa çıkamadığından, demokratik muhalefet etkili mücadele edemediğinden bu faşist politikaları rahatlıkla uyguladılar, saldırıları yürüttüler. Tüm demokratları zindanda tutup faşist sistemin kurumsallaşmasına hizmet edecek tüm çeteleri dışarı salan infaz yasası başta olmak üzere birçok yasayı bu süreçte çıkardılar.

YIKIMIN ÖNÜNÜ ALMASI ÇOK ZOR

Yıkılma sürecine giren AKP-MHP iktidarı, salgın sürecini fırsata dönüştürerek bu yıkımın önünü almaya çalıştı. Peki başarılı oldu mu? Görece bazı sonuçlar alsa da bu çöküşün, baş aşağı gidişin önünü alması çok zordur. Korkunun gerçekten de ecele faydası yoktur. Yıkım süreci yakınlaşan AKP-MHP faşist iktidarı zulmünü artırdı. Bu da yıkılışını hızlandıracak. Diyalektik düşünürsek sonucun bu biçimde olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

AKP-MHP faşist iktidarının bu kadar uzun süre ayakta kalmasının temel nedeni örgütlü, etkili bir demokratik muhalefetin gelişmemesidir. Toplumsal mücadelenin parçalı ve zayıf kalmasıdır. Bir türlü anti faşist bir mücadele cephesinin kurulamamasıdır. Bu konuda yaşanan büyük zayıflıklar, faşist iktidarın hayat suyudur. Bu durumu hızla aşmak gerekiyor. Faşizmin saldırıları karşısında anti faşist bir mücadele cephesi zorunlu bir ihtiyaçtır. Anti faşist tüm toplumsal kesimler, kurumlar ve örgütler gücünü bir araya getirirse bu kesinlikle başarılır, AKP-MHP faşizmi yıkılır. Anti faşist, demokrasi cephesine kuvvetle ihtiyaç vardır. Kürtler ve Türkiye’de milyonlar faşizm karşıtıdır. Toplumun öncü demokratik güçleri, kadın, gençlik ve çevre hareketleri bir araya gelirse milyonları peşlerinden rahatlıkla sürükler, harekete geçirir. Halk buna hazırdır, yeter ki öncüler buna hazır olsun ve mücadelenin ön saflarında cesurca yerlerini alsınlar.

HER YERDE MÜCADELE YÜKSELTİLMELİ

Eylemden, pratik mücadeleden kopuk, kuru ve teorik bir faşizm karşıtlığıyla fazla bir sonuç alınamayacağı açıktır ve bu görüldü. Büyük söz büyük eyleme dönüşmez, sokak ve meydanlara taşmazsa o sözün fazla bir değeri olmadığı gibi faşizm hükmünü sürdürür. Bu açıdan demokratik muhalefetin sokağa ve meydanlara taşınması-taşması gerekiyor. Faşizme karşı mücadele sokakta ve meydanlarda verilmelidir. Sokak sokak, meydan meydan her yerde toplumsal mücadele yükseltilmelidir. Demokrasi güçleri halkın yanında ve önünde kavgaya girmelidir. Her sokak ve meydan demokrasi güçlerinin siyaset alanı haline gelmelidir. Zaten sokak ve meydanlar demokratik siyasetin has mekanlarıdır. Demokratik siyaset sokak ve meydanlarda gerçek anlamına kavuşuyor. Sokak ve meydan mücadelesinden kopuk bir siyasetin demokratik karakteri fazla olamaz. Halk adına, emekçiler, kadınlar adına siyaset esas olarak sokakta ve meydanlarda verilir. Sokaklar ve meydanlar demokrasinin, özgürlüğün, adaletin ses verdiği, yeşerdiği alanlardır.

KÜRT HALKININ MÜCADELE TECRÜBESİ BÜYÜKTÜR

Kürtler on yıllardır soykırımcı sömürgeci faşizme karşı büyük direniş gösterdiler. Her sokağı, her köyü, her meydanı, her kasabayı ve şehri serhildan alanı haline getirdiler. Kürt halkının soykırımcı sömürgeci faşizme karşı derin bir bilinci olduğu gibi büyük bir mücadele tecrübesi bulunmaktadır. Bu açıdan Kürdistan’da başta gençler ve kadınlar olmak üzere Kürt halkının ve Kürdistan’daki diğer halkların soykırımcı AKP-MHP faşizmine karşı mücadeleyi geliştirme potansiyeli çok fazladır. Örgütlü yapılar ve bilinçli yurtseverler öncülük ettiğinde bu potansiyelin güçlü biçimde harekete geçeceği açıktır. Bu kadar baskının nedeni de budur, ancak Kürt halkı her zaman baskıları aşarak mücadeleyi yükselttiği gibi bugün de yükseltecek inanca ve iradeye sahiptir.

AKP-MHP faşizminin siyasi tutsaklara yönelik politikaları nasıl anlaşılmalı?

AKP-MHP faşist iktidarı, salgın sürecinde siyasi, devrimci tutsaklara baskıyı ve şiddeti arttırdı. Tutsakları zindanlarda tutarak ölüme mahkum etti, toplu bir katliamı öngördü. Nitekim Sabri Kaya gibi hasta olan birçok tutsak yaşamını yitirdi. Zindanlar üzerinde yürütülen faşizm, İmralı’ya, Kürt halkına uygulanan faşizmden, soykırım politikalarından bağımsız değildir, bu politikaların bir parçasıdır. Salgın sürecinde siyasi, devrimci tutsakların içerde tutulmasının, çetelerin, katillerin, tecavüzcülerin, hırsızların serbest bırakılmasının nedeni budur. Faşist iktidar dışarıya bıraktığı çete-katil-tecavüzcü sürülerin eliyle faşist saldırılarını daha fazla arttırmayı amaçlıyor. Bu katil, çete güruhu Kürtlere uygulanan soykırım politikalarına katkı sunmaları, toplumun ahlakını daha fazla bozmaları şartıyla serbest bırakıldı. Bu açıdan her çete serbest bırakılmanın diyetini iktidara ödeyecek, tetikçi olmaya ve katliam yapmaya devam edecekler.

Kürt tutsaklara özel bir yönelimin olduğu açıktır. Binlerce tutsak vardır, ama direnmekte, inançlarını ve iradelerini güçlü ortaya koyarak toplumun moral değeri olmaktadırlar. Baskının temel nedeni budur. Bu tutsaklar Kürt halkının onurudur. Düşman baskı yapabilir ama halkımız ve demokrasi güçleri, bu tutsaklara sahip çıkmalıdır. Eğer mücadele sürüyorsa onların da duruşlarıyla büyük katkıları vardır. Zaten 2019 direnişiyle nasıl bir devrimci güç olduklarını ve halka bağlılıklarını gösterdiler. Bu nedenle tutsaklara sahiplenme zaman zaman değil, her zaman olmalıdır. Bütün ömürlerini halk için veren bu tutsaklar, her türlü sahiplenmeyi hak ediyor.

KADIN TUTSAKLAR ONUR ABİDESİDİR

Yine hiçbir ülkede olmadığı kadar kadın tutsaklar var. Sara geleneğinden aldıkları direnişçi ruhla direnmektedirler. Kadın tutsaklar da kadın gerillalar gibi Kürt halkının onur ve gurur abidesidirler. Halkımız, sivil toplum örgütleri, demokrasi güçleri zindanlara daha güçlü sahiplenmelidir. Onlara sahiplenmek bir halkın özgürlük ve demokrasi mücadelesine sahiplenmektir.

AKP-MHP iktidarı, 2015’ten beri mezarlıklara, şehitliklere yönelik saldırılarını bu dönemde yoğunlaştırdı. Kürdistan şehitlerine neden bu kadar öfkeliler?

AKP-MHP faşist iktidarı, diktatör Erdoğan’ın liderliğinde Kürtlerin kökünü kazıma, yüzyıllık soykırım politikalarını sonuca götürme saldırıları yapıyor. Mezarlıklara, şehitliklere saldırıları bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Soykırım bir kök kazıma harekatıdır ve yüzyıldır halkımıza karşı uygulanıyor. Türk devleti Kürt halkını tamamen tarihten silmeyi, bir daha dirilmeyecek şekilde üzerini betonlamayı öngörüyor. Yüzyıldır bu siyaseti uyguluyor, şimdi III. Dünya Savaşı koşullarında AKP-MHP soykırımcı faşist iktidarıyla bu politikasını Kürt soykırımını tamamlamaya çalışıyor. Bunun için Kürt halkının tüm tarihsel, kültürel, ekonomik, ekolojik, inançsal, kutsal değerlerine saldırıyor, bu değerleri ortadan kaldırmaya çalışıyor. Hasankeyf gibi tarihi yerleri, Munzur ve Zilan vadilerini sular altında bırakarak halkın değerlerini yok ediyor. Dersim inancında kutsal görülen Halvori ve Munzur gözeleri turistik mekan yerleri haline getiriyor. Düşman, Kürdistan’ın doğasını, tarihi yapılarını yakıp yıkıyor. Kürtlerin özgürlük savaşçılarının cenazelerine işkence ediyor, mezarlarına saldırıyor.

Dünya tarihinde birçok soykırım yaşanmıştır, soykırım örnekleri vardır fakat hiçbir soykırım, Türk devletinin Kürtlere uyguladığı soykırıma benzemiyor. Siz tarihte hiç mezarlıkların bombalandığına, cenazelerin mezarlardan çıkarılarak kaçırıldığına ve kaldırımların altlarına gömüldüğüne tanık oldunuz mu? Siz hiç yıllarca toprak altında kalan insan kemiklerinin çıkarılarak işkence edildiğine şahit oldunuz mu? Tarih kitaplarında böyle bir şey okudunuz mu? Sanmıyorum. Böyle bir düşmanlık tarihte yoktur. Bir devlet düşünün ki bir halkın evlatlarının ölüsünden korkuyor, kemiklerini kaçırıyor, işkence yapıyor! Bu nasıl bir düşmanlık? Aşağılıkça bir zihniyet ve ruh halidir bu. Bu aşağılık zihniyetin tanımını yapmak bile oldukça güçtür.

KÜRDİSTAN ŞEHİTLERİNİN HAKİKATİNE TAHAMMÜL EDEMİYOR

Bu aşağılık soykırımcı zihniyet mezarlara, cenazelere saldırıyor, çünkü o mezarlar yüzyıldır soykırıma uğrayan bir halkın derin acılarının, direnen tarihinin ve kültürünün, özgürlük özlemlerinin biriktiği, dile geldiği, çığlığa ve başkaldırıya dönüştüğü ana mabetlerdir. Orada yatanlar halkının ve insanlığın özgürlüğü için canını feda eden yüce insanlardır. O mezarlar, bir halkın ölüyken nasıl dirildiğinin ve ayağa kalktığının tarihi hikayesini anlatıyor. Bu mezarlar, Kürt halkının direniş, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin tarihi kanıtlarıdır, yazılı tarihidir. Bir halkın tarihi hafızası olduğu kadar bugünün ve geleceğinin ilham kaynağıdır. Kuşaktan kuşağa halkının evlatlarına mücadele azmi, inancı ve bilinci aşılayan, hafızalardan asla silinmeyen kutsallardır. Her biri sürekli yüreklerde ve beyinlerde yaşamaya devam eden canlı birer tarih ve ölümsüzleşen toplumsal değerdir. Halkının yüreğine umut, ruhuna huzur ve zihnine ışığın yayıldığı yeni günün doğuş anları ve zamanlarıdır. Soykırımcı faşizm Kürdistan özgürlük şehitlerinin bu hakikatine tahammül edemiyor.

Bu aşağılık zihniyet, özgürlük savaşçılarının mezarını bombalayarak, cenazelerine işkence ederek özgürlüğe kalkmış bir halkın iradesini kırıp teslim alacağını sanıyor ama yanılıyor. Şeyh Sait’in ve Seyit Rıza’nın mezarları yoktur. Bu Kürt liderlerinin de cenazelerini kaçırıp gizlediler. Peki bunu yaparak onların hakikatini ortadan kaldırabildiler mi? Hayır! Onlar ölümsüzleşti. Her biri halkının yüreğinde ve beyninde yaşamaya devam ediyor. Bu direniş mirası üzerinden PKK gibi bir hareket ortaya çıktı. On yıllardır yürütülen mücadeleyle bu özgürlük ruhu Kürdistan’ın havasına, suyuna, toprağına yedirildi. Artık bu değerleri bu topraklardan ve halktan koparmak mümkün değildir. Hiç kuşku yok ki şehitliklere yapılan bu saldırılar halkımızın özgürlük bilincini daha fazla güçlendirecektir. Halkımızın ve analarımızın öfkesini, özgürlük mücadelesini daha fazla büyütecektir.

HALKIMIZ YENİ BİR TARİH YAZIYOR

Halkımız yaşadığı bütün acıları güce dönüştürerek, bu soykırımcı devletten ve faşist iktidardan gereken hesabı mutlaka soracaktır. Soykırımcılar çok iyi bilmeli ki, tarih artık geri döndürülemez. Tarihin akışı aydınlığa, gün doğumuna doğrudur. Halkımız mücadelesiyle yeni bir tarih yazıyor, neolitikten bugüne tarihinden aldığı güçle kendi şahsında kapitalist modernitenin tükettiği insanlığı yeniden yaratıyor.

HDP’li belediyeleri ve seçilmişlerini AKP-MHP faşizmine hedef haline getiren nedir ve HDP’nin Türkiye siyasetindeki önemini nasıl görmek gerekir?

AKP-MHP faşist iktidarı, HDP’nin belediyelerini gasp etti, belediye eşbaşkanlarını tutukladı ya da görevden uzaklaştırdı. Soykırımcı faşist iktidar Kürdistan’da sömürge hukuku uyguluyor. Belediye gaspları, faşist iktidarın soykırım saldırılarının bir sonucudur. Kürtlerin iradesini tanımıyor, şiddet kullanarak teslim almaya çalışıyor. Bugün cezaevlerinde binlerce siyasi tutuklu var; seçilmiş, seçilmemiş faşist iktidarın uygulamalarına itiraz eden on binlerce insan var. Sadece siyasetçi de değil, gazeteci, aydın, akademisyen, sanatçı, hukukçu, aktivist zindanlara doldurulmuş durumda. Sesini çıkaranı zindana atıyor. Türkiye zindanlar ülkesine dönüşmüş. Kuşkusuz bütün bu faşist saldırılar Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklıdır. Kürtlere soykırım uygulayan bir iktidar, toplumun diğer kesimlerine özgürlük ve demokrasi bahşetmez. İmralı’da 21 yıl boyunca tecrit uygulayan bir devlet iktidar sistemi Türkiye’de hukuku ve adaleti uygulamaz.

HDP Türkiye’de gerçek demokrasi gücüdür, demokrasinin güvencesi, halkların demokratik birlik siyasetinin temel aktörüdür. Faşizme karşı halkların demokratik iradesini ve örgütlü mücadelesini temsil ediyor. Türkiye halklarını, ezilen işçi-emekçi kesimleri, kadınları, gençleri, her inançtan, etnik ve kültürel kimlikten toplumsal kesimleri, çevre ve sistem karşıtı tüm hareketleri kapsayan demokratik, özgürlükçü siyasi bir parti ve aynı zamanda toplumsal yaşam projesidir.

Öte yandan Türk devletinin yüz yıldır asimilasyonla, baskı ve zulümle yok etmek istediği Kürt halkının ve Alevi toplumunun özgürlük ve demokratik yaşamını savunuyor. AKP-MHP faşist iktidarının HDP’ye saldırmasının, HDP’yi düşman ilan etmesinin temel nedenlerinden biri budur. HDP siyasette ve toplumda muazzam dönüştürücü bir rol oynuyor. Kadın özgürlükçü demokratik siyaset anlayışıyla siyaseti ve toplumu demokratikleştiriyor, dönüşüme uğratıyor. Dolayısıyla erkek egemen siyasete, AKP-MHP faşizmine alanı daraltıyor, devleti demokrasiye duyarlı olmaya zorluyor.

HDP halkların desteğiyle kısa sürede büyüdü ve güçlendi, Türkiye halklarında büyük bir umut ve heyecan yarattı. HDP kurulduğundan bu yana ve özellikle son yıllarda çok büyük saldırılara maruz kalsa da halkların, kadınların ve işçi-emekçi kesimlerin desteğiyle ayakta kalmayı başardı. Kürt halkı ve Türkiye halkları, HDP’nin Türkiye demokrasisi açısından anlamını ve önemini çok iyi kavradı. Gerçekten HDP Türkiye demokrasisi açısından tek gerçek umut kaynağıdır. HDP’nin zayıflaması veya tasfiyesi, Türkiye’de tüm demokratik muhalefetin tasfiye edilmesi, faşist diktatörlüğün kurumsallaşması demektir. AKP-MHP faşist iktidarının HDP’ye bu kadar ağır saldırmasının temel nedeni, faşist diktatörlüğün kurumsallaşmasının önünde HDP’yi engel görmesinden kaynaklıdır. Eğer bugün AKP-MHP faşist diktatörlüğü büyük bir sıkışma ve çıkmaz içerisine girmiş ve halen kendisini tam kurumsallaştırmamış ise bunun temel nedeni tüm eksikliklerine rağmen Kürtlerin ve HDP’nin verdiği mücadeledir.

GERİLLA, SÖMÜRGECİLİĞE KARŞI DİRENİŞİ SÜRDÜRECEK

Faşizmin kendisini her yere yaydığı ve her türlü baskıyı zirveye çıkardığı böylesi bir dönemde, gerillanın yanı sıra HBDH milisleri ve YPS’nin eylemlerinin, Kürdistan ve Türkiye geleceği açısından önemi nedir?

Gerilla, Türk devletinin yürüttüğü özel savaş ve psikolojik harekatıyla bitirdim-tükettim nakaratını her gün tekrarladığı bir dönemde sömürgeci savaş güçlerine her yerde önemli darbeler vuruyor. Kürdistan’ın tüm alanlarında gerilla harekete geçip Türk devletini sarsan eylemler gerçekleştiriyor. Soykırımcı sömürgecilik zaten yıllardır gerillayla savaşacak karakterini kaybetti. Gerillayla karşı karşıya gelmekten çok hava saldırılarıyla savaşı yürütüyordu. Dış güçlerden aldığı hava saldırı tekniğiyle gerilla karşısında sonuç alacağı propagandası yapıyordu. Ancak gerilla her bakımdan kendini yenileyerek soykırımcı sömürgeci devletin istihbarat ve tekniğe dayalı savaşına karşı kendi savaş tarzını geliştirdi. Böylece saldırıları önemli oranda boşa çıkardığı gibi yeni tarz ve teknikle darbeler vurmaya başladı. Gerilla fedai bir güçtür. Tarz ve yöntem geliştirdiğinde hiçbir güç önünde duramaz. Gerilla dün olduğu gibi bugün de yarın da soykırımcı sömürgeciliğe karşı direnişini sürdürecektir. On yıllara dayalı çok boyutlu mücadele geleneğine sahip Özgürlük Hareketimiz, büyük direniş potansiyeliyle düşman saldırılarını boşa çıkaracak ve özgürlük mücadelesini zafere kadar sürdürecektir. Gerillanın fedaice direnişi ve bu temelde Türk devletinin saldırılarını boşa çıkarmasını kutluyor, her alandaki gerillalara üstün başarılar diliyorum.

AKP-MHP faşizminin ve soykırım saldırılarının şaha kalktığı bu süreçte HBDH milislerinin ve YPS savaşçılarının şehir eylemleri çok değerlidir, hepsini yürekten kutluyorum. Başarılar diliyorum. Şehir eylemleri AKP-MHP faşizminin yüreğine büyük korku saldı. Halkımızda ve Türkiye halklarında da büyük bir sevinç yarattı. Faşizmin ev ev, mahalle mahalle, sokak sokak terör estirdiği Türkiye’de, bu eylemler faşizmin özgürlük savaşçıları karşısında ne kadar aciz ve zayıf bir durumda olduğunu da ortaya koyuyor. Faşizm, her yerde halka, topluma saldırıyorsa özgürlük savaşçıları da her yerde faşizmi vuracaktır, halkımızda her yerde direnip mücadelesini büyütecektir.

YENİ MÜCADELE SÜRECİNİN İŞARETLERİ

HBDH milislerinin ve YPS’nin şehir eylemleri, yeni bir mücadele sürecinin de işaretlerini veriyor. Faşizme karşı mücadele alanı giderek genişliyor ve yayılıyor. Eylem biçimleri çeşitlilik ve zenginlik kazanıyor. Toplum bu mücadelenin destekçisi değil, doğrudan katılanı ve ana ekseni, bileşeni oluyor. Toplum artık her türlü meşru yöntemle bu mücadelenin yürütücüsü durumuna geliyor. Bu çok önemli bir gelişmedir. Ayrıca Türkiye ve Kürdistan halklarının ortak mücadele cephesinde buluşması, Halkların Birleşik Devrim Hareketi’nin sözünü eyleme dönüştürmesi çok tarihi gelişmelere ışık tutuyor. Halkların birleşik devrim mücadelesi, AKP-MHP faşizminin yıkılmasını hızlandıracak, demokratik cumhuriyet ve özgür-özerk Kürdistan’ın köşe taşlarını döşeyecektir.

BAŞÛRÊ KURDISTAN TÜRK İŞGALİ ALTINDA

KDP’nin, böylesi bir süreçte Zînî Wertê’ye güçlerini yerleştirmesinin amacı nedir?

Türk devleti, Başûr’u tamamen Türkiye’nin sömürge bir vilayeti haline getirmeye çalışıyor. Zaten bunu belli oranda başarmış sayılır. Türkiye’nin Başûr’daki askeri üsleri 20’nin üzerindedir. Ayrıca onlarca MİT merkezi vardır. MİT her düzeyde çalışmalarını yaygın bir biçimde yürütüyor. Tüm gerekli imkanları ve hareket serbestisini Başûr’da buluyor. Gerilla alanlarında keşif ve bombalama yapan İHA’lar ve SİHA’ların çoğunluğu doğrudan Başûr’dan kalkıyor. Başûr’da keşif uçakları için özel yerler, pistler kurulmuş. KDP’nin gerilla alanlarına yakın tuttuğu birçok karakolda MİT elemanları ve özel subaylar var. Aslında Başûrê Kurdistan, Türk işgali altındadır.

KDP’nin Zînî Wertê’ye peşmerge gücü getirmesi TC’nin Kandil’i kuşatma ve Kandil’e saldırı planıyla bağlantılıdır. PKK’yi tasfiye planının bir parçasıdır. TC, KDP’den PKK ile savaşmasını, PKK’yi tasfiye planına aktif katılmasını istiyor. KDP’nin yıllardır kendisine verdiği istihbarat ve lojistik desteği yeterli bulmuyor.

KDP ve Başûr yönetimi, Türk devletinin soykırım saldırılarının bir parçası olmamalıdır. KDP bunun izahını artık gelinen aşamada bu halka yapamaz. Kürt halkının yurtseverlik bilinci ve duygusu çok gelişti. Halkımız neyin gaflet, neyin ihanet ve neyin yurtseverlik olduğunu çok iyi fark edecek bir bilinç düzeyine sahip. Kürt düşmanı güçler üzerinden hiçbir Kürt partisi siyaset yapamaz ve ayakta kalamaz. Bu halk onu yerin yedi kat dibine gömer. Yüzyıldır varlık ve özgürlük savaşı veren, tarihin en derin acılarını yaşayan bu halka, hiçbir Kürt örgütü ve partisi Kürt halkı üzerinde soykırım politikası izleyen güçlerle ilişkisini izah edemez. Halkımız Kürdistan’ın dört parçasında ve ülke dışında Zînî Wertê’de yaratılan emrivakiye çok büyük öfke ve tepki gösterdi.

MAXMÛR AMBARGOSU DA TÜRK DEVLETİNİN EMRİDİR

Halkımızın benzer duyarlılığı, Maxmûr konusunda da yaşanıyor. Maxmûr’a uygulanan ambargo bir yılını dolduruyor. Maxmûr ambargosu da soykırımcı AKP-MHP faşist iktidarının istemleri üzerine geliştiriliyor. Maxmûr halkı soykırımcı Türk devletine karşı onur ve özgürlük mücadelesi verdiği, boyun eğmediği için cezalandırılıyor. Halkımız teslim alınmaya ve kamp dağıtılmaya çalışılıyor. Maxmûr halkı ve onurlu hiçbir Kürt, kendisine dayatılan bu onursuzluğu kabul edemez. Açlıktan, hastalıktan da ölse onurluca yaşamaktan bu halk vazgeçmeyecektir. Mexmûr ambargosu da KDP’nin Türkiye ile ilişkileri sonucu uygulanmaktadır.

Onlarca yıldır süren Kürt özgürlük mücadelesi tüm Kürtlerde büyük bir ulusal bilinç, birlik ruhu ve özlemi ortaya çıkardı. Halkımız Kürt siyasi partilerinin bir araya gelerek ulusal kongreyi yapmasını ve ulusal bir strateji belirleyerek siyaset yürütmesini istiyor. Halkımızın bu talebi bizim de talebimizdir. Gerçekten bu süreç Kürtlerin ulusal birlik sürecidir. Bu süreç Kürtlerin ulusal kongresini yaparak birliğini sağlaması ve kazanımlarını garantiye alması gereken bir süreçtir. AKP-MHP soykırımcı iktidarı, devletin bütün imkanlarını Kürtleri soykırımdan geçirmek için kullanıyor. Kürt örgütlerinin yapması gereken bu soykırımcı saldırılara karşı ulusal birlik tutumuyla cevap vermektir. Ortadoğu’da eski dengelerin yıkılıp yeni dengelerin ve statükoların kurulduğu süreçte Kürtler birlik olmayacak da ne zaman olacak? Bu dönemde birliği sağlamamak tarihi bir sorumsuzluk olacaktır.

(zd)


Diğer Haberler