​​​​​​​İdlib’de sular yeniden ısınıyor

Türkiye ve Rusya arasında varılan Moskova mutabakatından sonra İdlib’de sular şimdilik durulsa da her an yeni gelişmelerin ve sıcak temasların yaşanabileceği bir bölge olma özelliğini koruyor. 24 Ekim 2019’dan 5 Mart 2020’ye kadar İdlib’de neler yaşandı? COVİD-19 salgın hastalığından sonra İdlib’i bekleyen yeni gelişmeler neler? Türkiye İdlib’e tahliye edilen çeteleri tasfiye etmeyi mi yoksa onlarla yola devam etmeyi mi seçecek?

İDLİB KİMİN İÇİN VE NEDEN ÖNEMLİ? 

Tarih 24 Ekim 2019. İşgalci Türk devletinin desteklemiş olduğu çetelerle birlikte Kuzey ve Doğu Suriye’nin Serêkaniyê ve Girê Spî bölgelerine işgal saldırılarını başlattığı sürecin hemen akabi… Suriye ordusu, havadan Rusya karadan da İran’ın desteğiyle İdlib operasyonunu başlattığını duyurdu. Bu operasyonla amaç, İdlib’i tümden kontrol altına almaktan çok parça parça kontrolü sağlamaktı.

Suriye ve Rusya, İdlib operasyonu için harekete geçmeden önce uluslararası güçlerin de desteğiyle Türkiye’nin İdlib’de güvenliği sağlama pozisyonunu koruyamadığı, denetimindeki bölgelerde bulunan çete gruplarının Suriye’de istikrarın sağlanmasını önlediği, Astana ve Soçi sürecinde belirlenen sınırların dışına çekilmediği gerekçesiyle, operasyonun meşruluğunu sık sık ifade etmeye başladılar. Nihayetinde İdlib operasyonu, İdlib’in güneybatısından başlayarak Halep ve Lazkiye’yi birbirine bağlayan M-4 otoyolunu kontrol altına almayı hedefleyerek ilerlemesini sürdürdü. Bu hattan çok fazla bir ilerleme kayedemeyince Suriye rejim güçleri, Halep ve Şam’ı birbirine bağlayan M-5 otoyoluna doğru operasyonu kaydırdı.

19 Aralık’ta Suriye rejim güçleri Rusya’nın da hava desteğiyle daha fazla ilerleyerek, 7 Şubat günü İdlib’in doğusunda bulunan Serakip’e girdiğini duyurdu. M-4 ve M-5 otoyollarının kesiştiği noktada bulunan Serakip hem Suriye ve Rusya hem de Türkiye ve desteklediği çeteleri açısından stratejik bir öneme sahipti.

İşgalci Türk devletine ait 4 gözlem noktası bulunan Serakip’te kontrolün Suriye rejim güçlerine geçmesi ile iki gözlem noktası da kuşatılmış oldu.

ERDOĞAN’DAN OPERASYONA TEPKİ

Erdoğan bu gelişmeler üzerine 12 Şubat günü AKP grup toplantısındaki konuşmasında, “Bu süreçte gözlem noktalarındaki veya diğer yerlerdeki askerlerimize en küçük bir zarar gelmesi halinde bugünden itibaren İdlib ve Soçi muhtırası sınırlarıyla bağlı kalmadan rejim güçlerini her yerde vuracağımızı buradan ilan ediyorum. Türkiye'yi hedef alan herkes, bunun bedelini sadece saldırı alanında değil, her yerde ödeyeceğini bilmelidir” tehditlerini savurdu. 

34 TÜRK ASKERİNİN ÖLDÜRÜLMESİ VE SONRASINDA YAŞANAN GELİŞMELER 

Suriye rejim güçlerinin İdlib’e doğru ilerleyişi, Suriye ile Türkiye arasındaki tansiyonu bir anda yükseltirken, Türk devleti İdlib’i kontrolü altında tutan çeteleriyle birlikte Suriye operasyon gücüne karşılık vermeyi sürdürdü. Türk devleti tarafından yapılan açıklamalarda İdlib’deki siviller ve bölgeyi çetelerle birlikte işgal eden Türk askerlerinin yaşamlarına dair endişeler dile getirilse de, asıl amaç Suriye ordusunun İdlib’e ilerleyişini durdurmak ve çetelerin bulunduğu pozisyonu savunmaktı.

27 Şubat günü Suriye rejim güçleri, yaklaşık 400 askerden oluşan mekanize piyade taburunu, İdlib'in güneyinde bulunan Kafr Nabl'ın yaklaşık 5 kilometre kuzeyindeki Bara ve Balyun yolu üzerinde havadan vurdu. Suriye’ye ait Su-22 savaş uçaklarının gerçekleştirdiği bombardımana, Rus hava kuvvetlerine ait iki Sukhoi Su-34 savaş uçağı da destek verdi. Suriye ve Rusya’nın havadan gerçekleştirdiği bombardımanda resmi açıklamalara göre 34 Türk askeri öldü.

AÇIKLAMA GÖREVİ HATAY VALİSİNE VERİLDİ 

34 Türk askerinin öldürülmesi dünya basınında “Türkiye’nin şu ana kadar Suriye’de vermiş olduğu en büyük kayıp” olarak geçerken, Türkiye tarafından 34 askerin öldürülmesine dönük açıklamayı yapması gereken kişi olarak Hatay valisi seçildi. Vali Rahmi Doğan asker kayıplarını önce 9, kısa süre sonra 22 olarak açıkladı. İlerleyen saatlerde ise ölü sayısını 33 olarak duyurdu. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi ise bombardıman sonucu ölen asker sayısını 34 olarak açıkladı.

SOSYAL MEDYAYA SANSÜR

Türkiye kamuoyundan olaydan sonra ‘İdlib’de ne işimiz var’ sorularıyla birlikte tepkiler yükselmeye başlayınca, Türkiye her zamanki gibi sansüre başvurup sosyal medya platformalarını; Twitter, Instagram, Youtube ve Facebook’u erişime kapattı. Aynı zamanda İdlib ve 34 askerin öldürülmesiyle ilgili paylaşım yapan 91 hesap hakkında da soruşturma başlatıldı.

KİM NE DEDİ?

Türkiye, kamuoyundan gelen tepkileri dindirmek ve Suriye ordusunun da daha fazla ilerlemesini önlemek için Suriye askeri birliklerinin "meşru hedef" olduğunu açıklayarak, 200'den fazla hedefin topçu atışıyla vurulduğunu, 329 Suriye askerinin de öldürüldüğünü açıkladı.

Rusya; biz değil Suriye vurdu

Olaydan sonra gözler bir anda müttefik Rusya’dan gelecek açıklamaya çevrildi. Rusya Savunma Bakanlığı 28 Şubat günü yaptığı açıklamada, İdlib’de bulunan Heyet Tahrir el-Şam unsurlarının Suriye ordusu mevzilerine yönelik büyük çaplı operasyon başlattığını, Suriye ordusunun bu saldırılara yanıt verdiğini ve olayın Heyet Tahrir el-Şam'a bağlı militanlarla bir arada bulunan TSK mensuplarının da vurulmasıyla sonuçlandığını açıkladı. Rusya Savunma Bakanlığı aynı zamanda Türkiye’nin o bölgede askerlerinin bulunduğuna dair kendilerini bilgilendirmediğini de kaydederek, o bölgenin Suriye ordusu tarafından vurulduğunu belirtti.

Türkiye, Rusya’yı yalanladı

Türkiye ise bu iddiayı reddederek, Türk askerlerinin direkt hedef alındığını, uyarılara rağmen hava saldırılarının devam ettiğini açıkladı. Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar, Türk ordusuna bağlı birliklerin bulunduğu yerlerin önceden Rusya’nın sahadaki yetkilileri ile koordine edilmesine rağmen bu saldırının gerçekleştirildiğini açıkladı.

Karşılıklı birbirini yalanlayan bu açıklamalar, gözlerden kaçırılmaya çalışılsa da Rusya ve Türkiye arasında gerilimin bir hayli yükseldiğine işaret ediyordu.

NATO ve ABD’den Türkiye’ye ‘bize dön’ çağrısı

Herkes Rusya ile makasın açılacağını, Türkiye’nin NATO ve ABD’ye yeniden yüzünü dönceğini yorumlarken, NATO ve ABD’nin de Türkiye’ye destek karşılığında Rusya ile S400 başta olmak üzere yapılan anlaşmalardan vazgeçip yeniden Atlantik bloğuna dönmesini kamuoyu karşısında üstü kapalı bir şekilde ifade etti. Ancak bir NATO üyesi olan Türkiye’nin sözde de olsa böyle bir olayla yalnız bırakılmaması gerekliliğinden hareketle, Türkiye’nin çağrısı üzerine NATO olağanüstü toplandı.

NATO toplantıdan sonra sadece şu açıklamayı yapmakla yetindi: "Türkiye çok değerli ve aynı zamanda Suriye'deki çatışmadan en derin şekilde etkilenen NATO müttefikidir. Çok sayıda terör saldırısına maruz kalmış ve milyonlarca mülteciye kapılarını açmıştır. NATO hava savunması dahil Türkiye'ye destek veriyor. Müttefikler, Türkiye için daha fazla ne yapılabileceğine bakıyor" diyerek önceliklerini de belirtmiş oldu.

“...daha fazla ne yapılabileeğine bakıyor” ifadesi Türkiye’den beklentileri ve bu beklentilere aynı zamanda bir karşılık verilmesini de içeriyordu.

Bu dönemde en dikkat çeken açıklama ise ABD’nin NATO Daimi Büyükelçisi Kay Bailey Hutchison’tan gelmişti. Hutchison, “Türkler kimin güvenilir ortak olduğunu görmeli” diyerek Türkiye’nin Rusya ile kurmuş olduğu ortaklığa dikkat çekmişti.

Sonuç itibariyle ABD ve NATO İdlib'de Türkiye'ye yardım etmek için S-400'lerin Türkiye dışına çıkarılmasını şart koştu.

AVRUPA’YA KARŞI MÜLTECİ KOZU

ABD, NATO ve Avrupa’dan yeterli desteği alamayan Türkiye, bu kez elinde etkili bir koz olarak tuttuğu mültecileri öne sürdü. 28 Şubat akşamı sınırlarını mültecilerin Avrupa’ya geçebilmesi için açtığını duyurdu. En fazla Suriyeli mülteciyi barındıran ülke olduğu üzerinden sürekli mağduriyet yapan Türkiye, aynı zamanda Avrupa’dan da mülteciler için yeterli fon alamadığını defalarca ifade edip “ya daha fazla fon verirsin ya da ben bakamam” diyerek üstü kapalı bir şekilde AB’yi tehdit etti.

Türkiye’de ayrımcılığa maruz kalan, ötekileştirilen ama ucuz iş gücü olarak da kullanılan mülteciler, nihayetinde insanlık dışı uygulamalarla Yunanistan sınırına sürüldü.

18 MART MUTABAKATI

Mülteci krizi aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında 18 Mart 2016’da  Türkiye –AB zirvesi sonrası yürürlüğe giren 18 Mart mutabakatı’nı gündeme getirdi. Mülteci sorununu sıcak bir gündem olarak tutmaya devam eden Türkiye, AB’den daha fazla mali destek sunması yönünde talepte bulundu. 

4 Mart’ta Türkiye-Yunanistan sınırında yaşanan sığınmacı krizi nedeniyle Ankara’ya giden AB Konseyi Başkanı Charles Michel, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ve Kriz Yönetiminden Sorumlu AB Komiseri Janez Lenarcic’i Erdoğan ile görüştü. Erdoğan “Türkiye’ye verilen sözler tutulmadı” diyerek AB’nin 2016-2019 Suriye’den Türkiye’ye gelen mülteciler için harcanması kararlaştırılan 6 milyar euro tahhütünü de hatırlatarak daha fazla yardımda bulunması gerektiğini üstünü kapalı bir şekilde ifad etti. 4 milyar 700 milyon euroluk bölümünün sözleşmelere bağlandığını ve 3 milyar 200 milyon euronun da ödendiğini hatırlatan Borrell, “Geri kalan bölüm de bu yıl içinde Türkiye’ye ödenecek” diyerek verilen taahhütlerin arkasında olduklarını belirtti. Erdoğan’ın daha fazla mali destek mesajının AB yetkilileri tarafından olumlu karşılanmasıyla birlikte, mülteci krizi de çözülmüş oldu.

VE ERDOĞAN YENİDEN MOSKOVA YOLUNDA

Efrîn işgalinde ortak hareket eden Rusya ile Türkiye’nin İdlib’de karşı karşıya gelmesi, Astana’daki ortaklıklarını tartışmaya açtı. Türkiye bu kez sadece Rusya ile değil, Astana’nın diğer ortağı İran ile de karşı karşıyaydı. Suriye’nin Rusya ve İran desteğiyle başlattığı İdlib operasyonu Türkiye ve ona bağlı çeteleri oldukça rahatsız etmiş, Türkiye’den doğru sert tepkilerin gelişmesine yol açmıştı. 34 Türk askerinin öldürülmesi Türkiye’den doğru tepkileri daha da yükseltmiş ve Türkiye’nin bu olaydan sonra nasıl bir yol izleyeceği hem Türkiye, hem bölge hem de dünya kamuoyu tarafından merakla beklenen konular arasında yerini almaya başladı.

5 Mart Moskova görüşmesinden önce 3 Şubat’ta beşi asker olmak üzere 8 kişinin Suriye-Rusya ve İran’ın İdlib’de gerçekleştirmiş olduğu ortak operasyon sonucu öldürülmesi, Türkiye’de tansiyonu iyice yükseltmiş, Türkiye bu olaydan derin ve çok yönlü işbirliği içerisinde bulunduğu Rusya’yı sorumlu tutmuştu.

Erdoğan 5 Mart’tan önce “Şubat ayı sonuna kadar rejimi Soçi Muhtırası sınırları dışına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çıkartmakta kararlıyız. Bunun için karada ve havada her ne gerekiyorsa çekinmeden, tereddüt etmeden, hiçbir oyalamaya meydan vermeden yapacağız" diyerek Suriye ve Rusya’ya tehditler savurdu.

Türk ve Rus heyetlerinin bu süreçten itibaren alt düzeyde karşılıklı görüşmeleri olsa da, görüşmelerde her iki taraf bir sonuca ulaşamadı. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova ve Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov Soçi mutabakatına uyulmasını ve Türkiye’nin İdlib’de terörist unsurları desteklemekten vazgeçmesi yönünde çağrıda bulundu.

NATO ve ABD’den yeterli desteği alamayan Türkiye, Moskova’dan görüşme talep etti ve beklenen görüşmenin tarihi 5 Mart olarak belirlendi.

İDLİB PAZARLIĞINDA KİM NEYİ İSTEDİ?

Rus tarafı ile Türk tarafının görüşmeden beklentileri ve masaya koyup karara bağlayacağı konular farklı olsa da, Türkiye için bu aşamada önemli olan kalıcı bir ateşkesin sağlanmasıydı. Türkiye’nin asıl amacı; Soçi Mutabakatı ile çizilen ‘Gerginliği Azaltma Bölgesine’ Suriye güçlerinin çekilmesi, bu gerçekleşemeyecekse de derinliği 30 kilometreden az olmayacak ve BM denetiminde uçuşa yasak bir güvenli bölge oluşturulmasını sağlamaktı. Öngörmüş olduğu bu plan kabul görürse, İdlib’de oluşturulacak güvenli bölge Efrîn ile birleştirilecek, böylece Türkiye Hatay Yayladağı bölgesinden Cerablus’a kadar olan hattı kontrolü altında tutmaya devam edecekti.

Rusya açısından da en önemli hususlardan biri M4 - M5 otoyollarının Suriye kontrolünde ulaşıma açılmasıydı. Çünkü bu her iki yol Suriye’yi doğudan batıya, kuzeyden güneye birbirine bağlayan, Halep’in Lazkiye ve Şam arasındaki iletişimini sağlayan en temel ulaşım ve ticaret hattıydı. Her iki taraf arasında çatışmaların yoğunlaştığı ve ulaşılması planan nihayi hedef bu yolların kontrol altına alınmasıydı. Suriye açısından hem askeri hem de ekonomik açıdan stratejik öneme sahip olan bu her iki yolun kontrolüne girmesi, Esad rejiminin egemenliğini Suriye genelinde daha fazla güçlendirecekti. Türkiye’nin de şiddetle karşı olduğu gerçek tam da buydu. Türkiye’yi memnun etmezse de Rusya tarafından bulunan ortak formül 5 Mart günü Moskova görüşmesinde masaya getirildi ve Türkiye’ye de nihayetinde kabul ettirildi.

İDLİB’İN KAZANANI RUSYA VE SURİYE

İdlib’de büyük bir hezimete uğrayan Türkiye, Moskova’dan istediğini alamadı ve Rusya tarafından dayatılanları kabul ederek dönmek zorunda kaldı. Her zamanki pişkinlikle Moskova mutabakatını büyük bir zafer gibi yansıtmaya çalışsalar da, Türkiye’deki muhalif yayınlar ‘Putin ve Esad’ın istediği olduğu’ yorumuyla, anlaşmada Türkiye’nin ne kadar zararlı çıktığına dikkatleri çekmeye çalıştı.

Yaklaşık altı saat süren görüşme sonunda Soçi mutabakatına ek protokol olarak tarafların üzerinde uzlaşmaya vardığı üç madde komuoyuna açıklandı.

Ek protokolun ilk maddesi; İdlib gerginliği azaltma bölgesindeki temas hattı boyunca tüm askeri faaliyetlerin 6 Mart 2020 tarihinde saat 00:01'den itibaren durdurulaması. İkincisi; İdlib’de bulunan HTŞ ve El Nusra terörist unsurlarıyla mücadele edilmesi.Üçüncüsü ise  Halep'i Lazkiye'ye bağlayan M-4 Karayolu'nun kuzeyinde 6 kilometre ve güneyinde 6 kilometre derinliğinde güvenli bir koridorun oluşturulması. Bu otoyolunun belli bölgelerinde Türkiye ve Rusya’nın ortak devriyeler atması. İlk devriyenin 15 Mart 2020'de Trumba kentinden Ain-Al-Havr'a kadar olan kısmını içereceği de ek protokele geçirildi. Stratejik önemdeki Serakip ise Rusya’nın denetiminde kaldı.

Böylelikle mutabakat sonucunda Türkiye’nin taleplerinden çok Rusya ve Suriye’nin İdlib’deki çete gruplarıyla çatışarak elde ettiği kazanımlar garanti altına alınmış oldu. Böylece Halep’i Şam’a bağlayan M-5 otoyolunun kontrolü Suriye’de kaldı, Halep ve Lazkiye’yi birbirine bağlayan M-4 otoyolunun denetimi de Türkiye ile paylaşıldı.

ÇETELER ANLAŞMADAN RAHATSIZ

Moskova mutabakatından sonra Rusya ve Türkiye belirlenen ortak devriye bölgesinde 15 Mart’ta ilk devriyeyi, 23 Mart’ta ikincisini, 8 Nisan’da üçüncüsünü, 15 Nisan’da dördüncüsünü ve 21 Nisan’da beşincisi, 29 Nisan’da da altıncı devriyeyi gerçekleştirdi. Ancak Türk-Rus ortak devriyesinin mutabakatta belirlenen mesafede devriye atmaları o kadar da kolay olmayacaktı. Çetelerden doğru gelebilecek tepkiler de hesaplanarak ilk devriyenin güzergahı Trumpa köyü ile Neyrab kasabası arasında bulunan mesafe olarak belirlendi. M-4 yolunun güney uzantısında bulunan Ariha, Furayka, Cisril Şuğur gibi bölgelere geçip orada devriye atmak o kadar da kolay olmayacak.  Yabancı El Kaide unsuru çetelerin kontrolünde olan bu bölgede, çekilmeyi kabul etmeyen ve anlaşmaya en fazla direnç gösteren çeteler bulunuyor. ‘Gerginliği Azaltma Bölgesi’ adı verilen hat boyunca Türkiye’nin hiç de kolay ikna edemeyeceği çete unsurları yer alıyor.

ÇETELER İLK KEZ TÜRK ASKERLERİNİ VURDU

19 Mart günü bu mıntıkada 2 Türk askeri El Nusra çetelerinin açtığı ateş sonucu öldürüldü. Türk Milli Savunma Bakanlığı da  2 askerin radikal gruplardan doğru açılan ateş sonucu öldürüldüğünü aynı gün yapmış olduğu açıklama ile doğruladı.   

Türk ordusu 13 Nisan’da ilk kez M-4 yolunun açılmasını önleyen HTŞ çete unsurlarına müdahale ederek, yolun ortasına kurulan protesto çadırlarını ve Türk ordusuna ait tankları taşlayanlara da biber gazı sıktı. HTŞ, Türk ordusunun kendilerine yönelik ilk kez gerçekleşen bu müdahalesine sessiz kalmayarak, hemen ardından Türk devletine ait noktalara saldırı gerçekleştirdi. Ardından Türk ordusu da, HTŞ çetelerini taşıyan seyir halindeki iki aracı vurdu. Bu saldırıda 3 Heyet Tahrir el-Şam çete örgütü mensubu öldürüldü. Gerilimin sürdüğü bölgede çetelerin kendi iç çatışmalarının yanı sıra artık Türk devletiyle karşı karşı gelme durumları gittikçe artıyor.

İdlib’in yanı sıra Türk devletinin işgal ettiği Bab, Cerablus gibi bölgelerde de işgalci Türk devleti ve ona bağlı çete örgütü olan “Suriye Milli Ordusu” ile diğer çete grupları arasında gerginlik sürüyor. Bu bölgelerdeki gerginlik İdlib’de açığa çıkan tepkilerden bağımsız düşünülemez. Heyet Tahrir el-Şam ve El Kaide’ye bağlı yedi örgütün oluşturduğu Hurras El Din, El Kaide çizgisindeki Ensar El Din, Ensar El Tevhid ve Ensar El İslam veya Taliban bağlantılı Türkistan İslami Partisi, Çeçen çetelerin örgütü olan Ecnad El Kavkaz, Özbeklerin kurduğu İmam Buhari Tugayı’nın, Rusya ve Türkiye arasında varılan mutabakata uymaları zor görünüyor. Yine HTŞ Türk devletinin örgütlemiş olduğu SMO ve UKC ile bölgeyi paylaşma niyetinde değil.

TÜRKİYE’DEN YENİ GÜÇ TAKVİYESİ

Adına ‘Gerginliği Azaltma Bölgesi’ denilen, ama aslında Türk devleti ve ona bağlı çetelerin işgali altında bulunan bölgelerde Türkiye, 5 Mart’ta Moskova’da imzaladığı ateşkesin süresini uzatmak ve kendisine daha fazla menavra alanı açmak, yine bölgedeki denetimini arttırmak için büyük bir çaba içerisinde. Hem Rusya’ya vaatettiği şekilde İdlib’deki radikal çete unsurlarını etkisiz hale getirmek, hem de Suriye ordusunun Rusya ile birlikte olası müdahalesine karşı son günlerde İdlib’e binleri bulan askerin yanı sıra 2 bin 650 yeni askeri araç gönderdi. Yine Suriye’nin kuzeybatısındaki İdlib, Halep, Hama ve Lazkiye’nin bazı kısımlarını içine alan ve ‘Gerginliği Azaltma Bölgesi’ olarak adlandırılan bölgelerde askeri noktalarının sayısını 12’den 58’e çıkardı.

İDLİB’DE GERİLİM ARTABİLİR

10’uncu yılına giren Suriye savaşının ‘final merkezi’ olarak da adlandırılan İdlib’de Türkiye ve Rusya arasında varılan Soçi mutabakatı ve ardından 5 Mart’ta Moskova’da taraflar arasında gerçekleşen görüşmeden sonra ilave edilen ek maddelerin ne kadar hayata geçirileceğini önümüzdeki süreç belirleyecek. Yine Türkiye vaat ettiği gibi radikal çete gruplarını tasfiye edebilecek mi? Bu çeteleri ya bir şekilde tasfiye edip ya da kendisine bağlı SMO’ya dahil edebilecek mi? Tüm bu sorulara ışık tutacak olan süreci önümüzdeki günler gösterecek.

Türkiye ve ona bağlı çeteler belirlenen sınırların ötesine çekilmezse, Suriye, Rusya ve İran açısından da yeni bir ortak operasyonu gündeme gelmesi kaçınılmaz görünüyor.

ANHA


Diğer Haberler