İmralı işkence ve tecrit sisteminde zihniyet devrimi-ANALİZ

XEBAT ANDOK 

Yeni paradigmanın insana ve topluma bakışı organiktir. Bu anlayışa göre “big-bang’dan beri evrene yayılmış olan gerçekliklerin toplamı” olarak insan, evrensel bir hamledir. O kendinden önceki tüm evreni kendisinde barındırması itibariyle mikro kozmostur…Önder Apo 21 Mart 2005’te KKK’yi (Koma Komalên Kurdistanê. KKK 2007 yılında KCK -Koma Civakên Kurdistanê- ismini aldı. Her ikisi de Kürdistan Demokratik Konfederalizmi anlamındadır) ilan etti. İlanla kapitalist modernite destekli sömürgeciliğin soykırım kıskacına almış olduğu Kürtlerin var olma sorununa, bu halkın önderi olarak cevap oluşturmaya çalışıyordu. Ortadoğu’da süren 3. Dünya Savaşı’na halklar adına müdahil olmanın yanı sıra toplumun çoklu doğasına uygun ve devlet dışı bir şekilde nasıl örgütlendirileceğini ortaya koyuyordu. Böylelikle süren savaşta halkların hem varlıklarını nasıl koruyacaklarının hem de özgür yaşamlarını nasıl inşa edeceklerinin yolunu gösteriyordu. Çünkü güncelde yaşanan savaşta, birinci ve ikinci dünya savaşlarında olduğu gibi başta statüsüz bir halk olarak Kürtler soykırıma tabi tutulabileceği gibi, özgürlük, eşitlik, demokrasi talepli direngen halklar da yenilgiye uğrayabilirdi. Zira tarih halklar adına büyük direnmelerine karşın başarıya ulaşamamış, başarıya ulaşmışsa da bir süre sonra karşıtına dönüşmüş örneklerle doluydu.

Bu durumda; Üçüncü Dünya Savaşı koşullarında ve Kürtlerin yaklaşık yüzyıldır soykırım kıskacına alınmış olduğu bir ortamda Kürt halkı ve halklar adına ne yapılmalıydı? Acaba Kürdistan özgürlük mücadelesi kendisi gibi özgürlük ve eşitlik değerlerine bağlı olan ve bunlar için mücadele eden toplumsal güçlerin yaşadığı sistem içileşmeyi nasıl yaşamayacaktı?

Önder Apo çok yoğun arayışlar sonucunda şu tespite ulaşmıştı: Toplum da tüm varlıklar gibi farklılıkların birliğiydi. Yine tüm oluşlar gibi toplum da ruh ve bedenden (enerji-madde, anlam-yapı ikiliğinden) oluşuyordu. Yani oluş hem ruhtu hem de beden. Toplumun ruhu da komünallik, dayanışma ve özgürlüktü. Önder Apo bu ruhu demokratik ulus olarak tanımladı. Demokratik ulus ortak zihniyeti paylaşanların birlikteliği anlamına geliyordu. Zihni bir oluşumdu. Buna göre esas olan ne sınıf ne cins ne etnisite ne din ne de coğrafyaydı. Esas olan toplumun doğasına göre olmaktı, eş deyişle demokratik komünal zihniyetin paylaşımı idi. Özgürlük arayışının götürdüğü nokta ruhsallığı, bilinci böyle kuruyordu.

Şimdi sıra bu ruha uygun bir bedenleşmenin inşasına gelmişti. Çünkü ruhun şeyleşmesi, cisimleşmesi gerekiyordu; ruh bedenine, enerji maddesine, anlam da yapısına kavuşmalıydı. Aksi halde hiçlikten kurtuluş mümkün olmayacaktı. Bu bedenleşme yolunda pek çok benzerimizde yaşandığı gibi doku uyuşmazlığı yaşanmamalıydı. Yani beden ruha, madde enerjiye, yapı da anlama uygun olmalıydı. Aksi halde ortaya bir ucube de çıkabilirdi. Nitekim özü demokratik olan pek çok ruh kendisiyle uyumlu bir bedene kavuşamadığından devlet gibi bir ucubeye varmıştı, devletleşmişti. Sonuç ise hüsran olmuştu. O nedenleydi ki Önder Apo “özgürlük amacı kadar araçlarının da temiz olmasını gerektirir” diyordu. Yani ruh ile beden birbirine uygun olmalıydı.

Şu kavranmıştı: egemenlerin yol ve yöntemleriyle toplumun amaçlarına ulaşmak mümkün değildi. Bu tarih boyunca olmamıştı, güncelde de mümkün olmuyordu. Toplumsallığı, komünalliği, birbirini tamamlamayı, paylaşmayı, geliştirmeyi; özü bencillik, eşitsizlik olan iktidarcı ve devletçi yöntem ve örgütlenmelerle inşa edemiyordu insanlık. Pek çok deneme ne yazık ki kötü sonuçlanmış, egemenlere benzeşme, ruhsal yozlaşma gerçekleşmişti. Onların ruhu öze uygun bir bedenleşmeyi oluşturamamıştı. İşte Önder Apo öncüllerimizden gerekli dersleri çıkararak, demokratik-komünal olan ruha en uygun bedeni aradı ve buldu. Bulduğu cevap alışılagelmişin dışındaydı ve devlet dışılığa davet ediyordu. Artık devlete götüren yolda ilerlenmemeli, onun tersi yolda gidilmeliydi.

Mademki toplum ve egemenler birbirinden farklıydı, o halde onların organizasyonları da farklı olmalıydı. Tarih boyunca egemenlerin kendi özlerine uygun geliştirdikleri organizasyon devlet idi. Peki toplumun özüne uygun organizasyon ne olmalıydı? Madem devlet ontolojik olarak herkesin değildi, sadece birilerinindi, halk (toplum) tümden devletleşmiyordu, o halde toplumun özüne uygun örgütlülük ne olmalıydı? Cevap en eski ama günümüz için ise yeni yoldu. Bu yol demokratik konfederalizm yoluydu. Çok farklı bir yoldu ve ilanı ezberi devlet olan herkesi şaşırttı, kafaları karıştırdı. Böylelikle demokratik ulus olan ruh, demokratik konfederalizm olan bedenini belirledi. Dahası bu sadece Kürtler için değil tüm toplumlar için bir model anlamına geliyordu. Demokratik konfederalizm, ontolojik olarak zaten devlet dışı olan toplumun devlet dışı sistemi oluyordu. Artık devletli çağda, toplumsal örgütlenmeye dair arayışlar sonuçlanmış ve toplumsal doğaya uygun, onunla doku uyuşmazlığı yaşamayacak bir bedenleşmeye ulaşılmış oluyordu. Yani demokratik konfederalizme.

ZİHNİYET DEVRİMİNİN TEMEL PARAMETRELERİ

Kuşkusuz kendiliğinden ve kolay ulaşılamayan bu toplumsal sistem, büyük bir düşünce gücüne ve yeni bir paradigmaya dayanıyordu. Evet, Önder Apo tüm bu düşüncelere, zihniyet derinliğine etkisizleştirilmek, yok edilmek için konulduğu İmralı işkence ve tecrit sisteminde ulaştı.

Merkezi hegemonik güçlerin Önder Apo’yu ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için 15 Şubat 1999’da uluslararası bir komployla geliştirdikleri ‘İmralı Sistemi’, Önder Apo’nun özgürlükçü duruşu nedeniyle büyük bir savaş alanı halini aldı. Özgürlüğü temel karakteristiği haline getirmiş olan Önder Apo, bu büyük savaşı kuramsal ve pratik yoğunluk temelinde yürüttü. Soykırım kıskacına alınmış olan Kürtlerin varlığının nasıl korunacağı ve özgür yaşamlarının nasıl kurulacağı en temel yoğunlaşma alanı oldu. Bu yoğun arayışlar içindeki Önder Apo’nun arayışları ete kemiğe büründü ve 2003 yılı ve sonrası, Kürt Özgürlük Hareketi’nde yeni paradigma dönemi oldu. ‘Demokratik-Ekolojik ve Kadın Özgürlükçü Toplum Paradigması’ diye tanımlanan bu paradigmayla devletçi paradigmadan kopulmuş oldu. ‘Genelde devlet odaklı, özelde kapitalist modern yaşamdan kopuş’ bu yeni paradigmanın özünü oluşturdu. Yukarıda gelişim seyrini ele aldığımız demokratik özerkliğe dayalı demokratik konfederalizm sistemi de bu çerçevede ortaya çıktı.

Zihniyette ulaşılan yeni düzeye göre, devletçi zihniyetle ve devlet haline gelerek toplumsal sorunları çözmek mümkün değildir. Çünkü devlet egemenlerin zihniyetinden çıkmıştır ve onların en örgütlü kurumudur. Toplumun tümüne ait bir devlet yoktur, olmamıştır ve olamayacaktır. Buna göre, devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi ‘Ne kadar çok toplum o kadar az devlet, ne kadar çok devlet o kadar az toplum’ formülasyonu verir. Bu paradigma devleti ‘kanserli hücre’ye benzetir. Nasıl ki kanserli hücre normal olmayıp, organizmaya dıştan yerleşiyor ve sonrasında da diğer normal hücreleri yiyip bitiriyorsa, devletin toplum içinde oynadığı rol de böyledir. Devlet büyürken, toplum küçülür; devlet güçlenirken toplum zayıflar. Bu devlet olgusunun özüdür ve sıfatına bakılmaksızın tüm devletler için geçerli olan en temel husustur. İşte bu nedenledir ki ezilen tüm toplumsal kesimlerin istemlerinin, amaçlarının devletleşerek gerçekleşeceğini sanmak yanlıştır ve bu özsel nedenlerden dolayı mümkün değildir. O nedenle ezilenler açısından gerekli olan, devletleşerek sorunları çözmek yerine, devletleşmeyerek, ona karşı direnerek demokratik ve komünal olan toplumsal doğaya uygun örgütlenmelerle sorunların çözümünü esas almaktır. Tüm bu tespitler çerçevesinde PKK 2003 yılından itibaren devlet kurabilme gücünün olup olmadığına bakmaksızın ulus olabilmek için devletleşmeyi bir tuzak olarak görmüş ve amaç olmaktan çıkarmıştır. Bunu da sadece Kürtler için değil, tüm halklar için öngörmüştür.

Bu zihniyet düzeyi, tarihte demokratik komünal değerleri savunan, bunun için egemenlere karşı mücadele veren tüm sistem karşıtı çıkışların hiyerarşik devletçi sistem içinde erimelerinin nedeni olarak da devletçi sistemden kendini kurtaramamayı görür. Geçmişin ulusal kurtuluş hareketleri olarak tanımladığımız etnisite direnişleri, geçmişin sosyal demokrat hareketleri olarak tanımladığımız peygamberlik çıkışları, her türden ezilen sınıf kalkışmaları, Marksist gerçekleşmeler (reel sosyalist sistem, ulusal kurtuluş hareketleri ve sosyal demokratlar) ve daha niceleri az bedel ödediklerinden, eksik çalıştıklarından dolayı sistemin içinde erimediler. Zihniyetleri önemli ölçüde devletçi olduğundan, model olarak da devleti tüm toplumsal sorunların çözüm anahtarı olarak gördüklerinden eridiler. Yani araç olarak belledikleri devlet, amaç olarak belledikleri özgürlük, eşitlik, adalet vb. demokratik komünal değerleri yuttu. Bu kaçınılmazdı, çünkü devletin mayası ve özü bozuktu. O Taoizmde söylendiği gibi, ‘kaçınılmaz kötülüktü.’ O nedenle kapitalist sistem içinde erimemek ve sistem karşıtı tüm güçlerin özlemlerini başarıya ulaştırabilmek için de merkezi uygarlık sisteminden ve onun güncel versiyonu kapitalist moderniteden kopmak yapılması gereken en öncelikli husustu. O açıdan bu paradigma, sistem karşıtı toplumsal güçler için gerçek kurtuluşu merkezi uygarlık sisteminden ve onun günümüzdeki temsilcisi kapitalist moderniteden kopuşta görür.

Bu okumaya göre, merkezi uygarlık sisteminin her dönemi köleliktir. Marksizm köleci dönemi sadece doğal toplumla feodal dönem arasına sıkıştırırken, Önder Apo’nun ulaştığı yeni zihniyete göre, hiyerarşik devletçi sistem tüm dönemleriyle birlikte bir kölelik sistemidir. Bu çerçevede doğal toplum ile devletin çıkışına kadarki dönemi, ‘hiyerarşik aşama’ olarak tanımlar. Bu dönemde henüz bildik anlamda kölelik olmamasına karşın, jerontokratların (yaşlı bilge, şaman ve güçlü avcının koalisyonu) eğilimi bu olduğundan ve toplumun organik olan yapısından ilk kopuş bu dönemde geliştiğinden, bu dönem, ‘Köle Toplumun Doğuşu’ olarak adlandırılır. Bilinen köleci dönem ‘Köle Toplumun Oluşumu’, bilinen feodal dönem ‘Olgunlaşmış Kölelik Dönemi’, bilinen kapitalist modernite dönemi de ‘Uygarlığın Krizi’ anlamına gelmek üzere ‘Genelleşmiş ve Derinleşmiş Kölelik’ olarak tanımlanır.

Bu tarih okumasına göre, tarih ve toplum hep ileriye doğru hareket etmez. Kaynağını Newtoncu paradigmanın ‘düzgün doğrusal hareket’inden alan ve tarihin hep ileriye doğru aktığını düşünen görüş, gelinen aşamada hem kuantum fiziğinin ortaya koyduğu yeni veriler temelinde yanlışlanmıştır hem de güncel yaşam tarihin ve toplumun hep ileriye doğru akmadığını yeterince ortaya koymuştur. Yaşanan onca toplumsal sorun, eko-sistemin yok edilmesi, ulus-devletlerin yol açtığı dünya çapındaki amansız savaşlar, insanlarda yaşanan derin kölelik, şahlanan bireyciliğin yarattığı devasa sorunlar… Tarihin, insanlığın hiç de zannedildiği gibi ilerlemediğini, bilakis bir gerilemenin yaşandığını ortaya koymaktadır. Merkezi uygarlık güçleri, tarihi kendisinden ibaretmiş ve gerçek tarih kendisinin tarihiymiş gibi yansıtsa da ve bu konuda gerçek anlamda bir tekel olsa da gerçekte iktidarcı-devletçi sistem dediğimiz merkezi uygarlık sistemi bir sapmadır, insanlıktan düşme halidir. O toplumsal doğaya uygun olmamak anlamında anormaldir. Bu nedenle de insanlığın ilelebet hem de kapitalizm koşullarında bu sistemle yaşaması mümkün değildir. İnsanlık ya kendi var oluş koşulu olan toplumsallığı yok ederek, kendi kökünü kurutacaktır ya da bu anormal sistem aşılacaktır.

Bu tarih okumasına göre, tüm yerel farklılıklara karşın esasında iki temel zihniyetin, yaşam tarzının ve buna bağlı olarak paradigmanın yaşandığını görürüz. Bunlardan ilki kaynağını ilk toplumdan alan, toplumun doğasına uygun olan canlıcı zihniyettir. Her şeyi canlı ve bütünlüklü gören, bu nedenle de herhangi bir toplumsal ve ekolojik sorun yaratmayan bu zihniyet ilk insanın, ilk toplumun, aynı anlama gelmek üzere toplumsal doğanın zihniyetidir. Bu zihniyetin (animizm şeklinde de okunabilir) toplumsal hakikate ne kadar uygun olduğunu, aradan geçen binlerce yıldan sonra kuantum fiziği de her şeyin canlı olduğunu söylediğinde insanlık daha iyi anladı. Bu zihniyetin en temel özelliği canlılığı ve bütünlüğü bir de gerçekleştirmiş olmasıdır. Yani zihinsel ve bedensel bütünlük vardır. ‘Hakikat bütündür’ tespitinin tüm özellikleri bu dönemde olduğu gibi yaşanır. Toplum tüm bileşenleriyle bir bütündür. Cinsler bir bütündür. İnsan-doğa bir bütündür. İnsanın kendisi bir bütündür. İnsanın düşündüğü ile yaptığı, yaptığı ile yapması gereken aynıdır. Her iki zeka türünde denge vardır. Doğadan insan toplumuna da geçen simbiyotik ilişkidir. Bu aynı zamanda neden ‘tüm hakikatlerin kaynağı olarak toplumsal doğa’yı gördüğümüzü de açıklar.

Bu zihniyetin karşıt kutbunda da nesneleştiren zihniyet ve ondan doğan devletçi paradigma yer alır. Bu zihniyete en genel anlamıyla ‘özne-nesne zihniyeti’ denilebilir. Bu zihniyet oluştuğu ilk günden beri yaşamı ve toplumun her alanını parçalamayı en temel işi bellemiştir. Oluş için gerekli olan ikiliklerden birini aktifleştirirken diğerini pasifleştirmekte, birini büyütürken diğerini küçültmekte, birini güçlendirirken diğerini güçsüzleştirmekte, özcesi birini özneleştirirken, diğerini de nesneleştirmektedir. Bunu egemen insan (tanrı-kral)-ezilen insan (köle, kul), erkek-kadın, insan (erkek)-doğa ilişkisine yedirerek, çok sistematik bir şekilde teorileştirmiştir. Bunu mitolojik, dini, felsefik ve aydınlanmacı ‘bilimsel’ yöntem döneminde de görmek mümkündür. Başta Sümer mitolojisi olmak üzere tüm devletçi mitolojiler, özellikle tek tanrılı dinler, Uzakdoğu’da da en belirgin olarak Brahmanizm; başta Pisagor, Platon ve Aristo olmak üzere bilinen şanlı filozoflar; Galileo, F. Bacon, J. Locke, Descartes ve Newton gibi modernist paradigmanın temellerini atan bilim adamları kendi kafa yapılarına göre, bu özne-nesne zihniyetini mükemmel bir şekilde örmüşlerdir.

Oluştuğu günden günümüze kadar özne-nesne zihniyetinin temsilcileri, toplumu parçalayıp, sınıflar yaratarak demokrasi sorunlarını; kadın-erkek ilişkisini egemen erkek-köle kadın denklemine oturtarak cinsiyetçiliği; insan-doğa birlikteliğini ve bütünlüğünü insandan (erkekten) ‘yana’ bozarak da ekolojik sorunları yaratmıştır. Böylelikle insan-insan, erkek-kadın, insan-doğa ilişkilerinden oluşan ve insan türünün var oluş biçimi olan toplumsal yaşamın genetiğiyle oynanmıştır. Erkek egemenlikçi sistem bu doğal ikiliklerde demokrasi, cinsiyet ve ekolojik sorunlar yaratarak gerçekte insanın insanca var olması ve var kalması koşullarını ortadan kaldırmaktadır.

DEVLETÇİ PARADİGMAYA KARŞI YENİ PARADİGMA

İşte yeni paradigma ‘demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü’ olarak tanımlanırken, devletçi sistemin kendisini üzerine kurduğu üçlü ayağı yıkarak, yerine yaşamı özüne uygun bir şekilde yeniden kurmayı öngörür. Bu yönüyle her üç olgu da öylesine belirlenmiş hususlar değildir. Her üç ayağın da kesinlikle özüne (toplumsal doğaya) uygun olarak yeniden örülmeye ihtiyacı vardır. Gerçek kurtuluş ve eşitlik-özgürlük mücadelelerinin hem kişisel hem de örgütsel bazda başarıya ulaşması da ancak böyle olur.

A-DEMOKRATİK OLMA İLKESİ

Yeni paradigmanın insana ve topluma bakışı organiktir. Bu anlayışa göre “big-bang’dan beri evrene yayılmış olan gerçekliklerin toplamı” olarak insan, evrensel bir hamledir. O kendinden önceki tüm evreni kendisinde barındırması itibariyle mikro kozmostur. Bu nedenle de insan varoluşsal olarak güçlüdür. Ontolojik olarak bu kadar güçlü olan bir insanın nesneleştirilmesi, egemenlerin köleleştirici bir inşası olup reddedilmelidir.

Birinci doğanın bağrından bir hamle halinde çıkan ikinci doğa olarak insan, varoluşsal olarak toplumsaldır ve insana dair her şey de toplumsal olmalıdır. O nedenle varoluşsal olarak tüm insanlar toplumun gelişimi, güzelleşmesi için yoğunlaşır, arar ve bulur. Tüm bu edimler ‘politika’dır. Politik insanın toplumsala dair bulduklarını uygulaması, pratikleştirmesi edimleri de ‘ahlak’tır. Böylelikle insanı ontolojik olarak ‘toplumsal’, ‘ahlak ve politika’yı da insan türünün genetiği, özü olarak tanımlar. Bu durumda politik boyutla canlılık, ahlaki boyutla da toplumsallık bir araya getirilmiş olur. Böylelikle tüm insanlar kendi potansiyellerine uygun bir pratikleşme imkanı bulmanın yanı sıra simbiyotik bir bağla birbirine bağlanır. Herkesin aktif, eş deyişle demokratik özne ve simbiyotik ilişkiler çerçevesinde de birbirine her yönüyle bağlı olduğu böylesi sağlıklı bir toplumda herhangi bir demokrasi sorununun yaşanması mümkün değildir. Söz, tartışma ve karar yetkisini topluma veren bu doğrudan demokrasi sisteminde, toplumsal yarılmalara, hiyerarşilere, sınıflaşmalara yer yoktur. Her birey, her topluluk, özcesi her farklılık kendi biricikliği içinde, özgür ve eşit toplumsal yaşamı inşa eder. Açık ki kimsenin kimseden üstün olmadığı, herkesin kendi biricikliği içinde ele alındığı böylesi bir toplumda bilinen anlamda demokrasi sorunlarının yaşanması söz konusu olamaz, var olan sorunlar da çözülür.

B-) EKOLOJİK OLMA İLKESİ

Yeni paradigma ekolojiktir. Ekolojik bilinci en temel bir ideolojik bilinç olarak ele alır. Ekolojiyi dar çevrecilikten ayırır. Ekolojiyi çevrecilikle sınırlı ele alan yaklaşımları kapitalist modernist sistemi reformdan geçirme ve bu sistemin ömrünü uzatma temelinde değerlendirir. Tüm ekolojik sorunların kaynağını saptırılmış toplumsal gerçeklik olarak gördüğünden, ekoloji anlayışını ‘toplumsal ekoloji’ olarak kavramlaştırır.

Toplumu da eko-sistemi olan ve mevcut durumda bütünlüğünü yitirmiş bir gerçeklik olarak görür ve toplumun ekolojisine kavuşmasıyla (farklılıkların parçalılıktan kurtularak birbirini tamamlamasıyla) tüm ekolojik sorunların halledileceğini değerlendirir. İnsanların simbiyotik (karşılıklı beslenme) ilişkiyi tekrardan oluşturdukları ölçüde her türden toplumsal sorunun yanı sıra ekolojik sorunların da çözüleceğini belirler.

Bu paradigmanın evren anlayışı animisttir. Bu paradigma evreni canlı ve özgürlük erekli görür. Evreni özünde dayanışma, yardımlaşma, birbirini tamamlama, bir olma ve dengenin olduğu bir canlı organizma olarak görür. İnsanı da evrenin bir gerçekleşmesi olarak ‘ikinci doğa’ olarak tanımlar. İnsan-doğa ilişkisini ana-çocuk ilişkisine benzetir. Hiyerarşik devletçi sistemle bütünlüğünü yitirmiş olan bu ilişkiyi ‘üçüncü doğa’ diye tanımladığı evrede, yeniden bilinçle örmeyi amaçlar.

‘Mikro kozmos’ olarak gördüğü insanı, evrenin efendisi olarak değil, tüm öncesini kendisinde barındıran ve doğanın diğer gerçekleşmelerine karşı sorumlu görür. Kendini hiyerarşik devletçi sistemin yarattığı kadavra kişilikten kurtarmış, içsel bütünlüğünü yakalamış bir insanın evrenin tümüne hassas ve duyarlı yaklaşacağı bilinciyle hareket eder ve capcanlı bir evren içinde yaşadığını idrak eder.

C-) KADIN SİSTEMİNE DAYANMA İLKESİ

Yeni paradigma kadını bir cins olmaktan çok, bir değerler toplamı, bir yaşam tarzı ve sistem olarak ele alır. ‘Doğal’, ‘organik’, ‘komünal’ veya ‘ahlaki-politik toplum’ diye tanımladığı ilk toplumu ana-kadın etrafında şekillenen bir toplum olarak değerlendirir. Hiyerarşik devletçi sistemi ana-kadın öncülüklü komünal topluma karşı bir çıkış olarak ele alır. Devletçi sistemi erkek egemenlikçi zihniyete, ‘güçlü kurnaz adam’a dayandırırken, toplumun hakikati olan ilk toplumu da komünal zihniyetli ‘ana-kadın’a dayandırır. Erkek egemenlikçi sisteme karşı özgürlük, eşitlik, demokrasi eksenli yürütülen mücadelelerin, tıpkı ‘amargi’ örneğinde olduğu gibi (Sümerce bir kelime olan amargi hem ‘özgürlük’ hem de ‘anaya dönüş’ anlamındadır), kadına dönüş arayışları olduğunu söyler. Tüm toplumsal sorunların kadının öncülük ettiği sistemden kopulduğu için yaşandığını ve bu sorunlara ancak kadının duygu yüklü zekasıyla çözümler bulunabileceğini belirtir.

Kadına yabancılaşmayı, yaşama yabancılaşma, ondan uzaklaşmayı da yaşamdan uzaklaşma olarak görür. Kadınla yaşamı özdeş görür. Jin-jiyan (Kürtçe kadın ve yaşam aynı kökten gelir) denklemini özümser, kendini buna uygun hale getirmeyi, insan olmanın temeline yerleştirir. Buna ulaşmak için de kadın aleyhinde gelişmiş olan birinci cinsel kırılma (Devletin gelişip kurumlaşmasıyla kadının eski gücünü yitirdiği ilk dönem, Babil Yaratılış Destanı Enuma Eliş’te sembolize edilir) ve ikinci cinsel kırılmanın (tek tanrılı dinlerde kadının var oluşsal olarak yaşadığı ikinci olma hali) aşılarak, verili erkekliğin aleyhine bir üçüncü kültürel kırılmanın yaşanmasını gerekli görür. Cinsiyet eşitliğini sağlayamayan veya bunu erteleyen kişilerin, hareketlerin, çıkışların yenilmekten, sistemiçileşmekten kurtulamayacaklarını en temel bir doğru olarak görür.

Kadın köleliğini sınıf ve ulus köleliğinden öncelikli görür. Bu nedenle de tüm özgürlüklerin temeline de bu kaynak olan köleliği kurutmayı koyar. Yani kadının özgürleşmesiyle tüm toplumun da özgürleşeceğini savunur. Toplumun özgürlük düzeyini de kadının özgürlük düzeyi ile ölçer. Her iki cins arasındaki uyumu ve birbirini tamamlamayı da ‘özgür-eş(it) yaşam’ olarak kavramlaştırır. Bu kavramlaştırmayla yaşamın herhangi bir biçiminden değil, kendisinden bahseder. Yaşamı öyle anlar, öyle kurgular ve yaşar. Her iki cinsi varoluşsal olarak toplumsal görmekle birlikte yaşamın kadın etrafında şekillendiğini, yaşamı erkek egemenlikli sistemin aksine, kadın merkezli tanımlamak gerektiğini değerlendirir.

Çok özet şekilde belirtmeye çalıştığımız bu paradigma, genelde devlet odaklı, özelde de kapitalist modernist yaşamdan kopmak isteyen bireyin, örgütün, toplumsal kimliklerin, toplumların… nasıl hareket etmeleri gerektiğine ilişkin bir çerçeveyi verir. Bu üçlü sacayağından herhangi birindeki bir aksama, toplumsal yaşamı hastalıklı kılar. Bunlar bir bütündür, ayrıştırılamaz. Her üçü de önemine uygun bir şekilde birlikte gerçekleştirilmeyi gerektirir.

Paradigma evrensel bakış açısı olduğundan ve ‘yeni’ diye tanımlandığından açık ki, verili devletçi paradigmadan her yönüyle kopar. Yanı sıra ezilenler adına hareket ettikleri halde devletçi paradigmaları nedeniyle sistemin içinde erimekten kurtulamayanlardan da ayrışır.

Bu bakış açısı sadece diğerlerinden ayrışmakla da kalmaz, kendisini yeni bir sosyal bilim okulu olarak da tanımlar. Önder Apo tarafından “Toplumsal doğanın varoluş halinin ve gelişiminin ahlaki ve politik toplum temelinde incelenmesini varsayan sosyal bilim okulunu demokratik uygarlık sistemi olarak tanımlamak mümkündür” şeklinde tanımlanan bu sosyal bilim ekolü, Önder Apo’nun tüm zihniyet çerçevesini kapsamaktadır. Demokratik uygarlık sistemi, demokratik modernite kuramı, demokratik ulus zihniyeti, demokratik konfederalizm bedenleşmesi ve demokratik-ekolojik-kadın özgürlük toplum paradigması… gibi kavramsallaştırmalar insanın doğası ve var oluş koşulu olan toplumsallığın en büyük saldırıya maruz kaldığı kapitalist modernite koşullarında insanlığa, toplumsal güçlere, kadınlara yaşanan tüm toplumsal sorunlara çözümler üretmek için gerekli olan zihniyet çerçevesini sunmaktadır. Kapitalist modernitenin hegemonik güçlerinin İmralı Sistemi üzerinden geliştirdikleri mutlak tecridin nedeni de tam olarak budur. Buna rağmen insanlığın ihtiyaç duyduğu bu düşünceler insanlıkla her geçen gün daha fazla buluşmaktadır. İktidarcı ve devletçi sistemle ontolojik olarak çelişik olan toplumsal güçler bu düşüncelerle her geçen gün daha fazla güçlenmekte ve kapitalist modernite de zayıflamaktadır.

Bu yönüyle PKK lideri ve Kürt Hak Önderi olarak esaret altına alınan Önder Apo tasfiye edilmek için konulduğu İmralı işkence ve tecrit sisteminde pratikleşebilir kuramsal düşünceleri sayesinde bir Halklar Önderi haline gelerek daha da güçlenmiştir. Bugün hem Kürt Özgürlük Hareketi hem de Önder Apo kapitalist modernite sisteminin tüm engellemelerine karşın uluslararası kamuoyu tarafından daha fazla benimsenmekte ve sahiplenilmektedir. Tüm bu gelişmeler Önder Apo’nun özgürlükçü ruhunun sığmadığı İmralı işkence ve tecrit sisteminde gerçekleşmiştir. Böylelikle Önder Apo İmralı işkence ve tecrit sistemini büyük aydınlanmanın mekanı haline getirmiş, daha fazla aydınlanmış, aydınlandıkça aydınlatmış, tüm toplumsal güçlere demokratik komünal değerler adına çıkışın yolunu sonuna kadar göstermiştir. Tüm göstergeler Önder Apo’nun giderek artan şekilde kapitalist moderniteye karşı alternatif arayışında olanların önderi haline geleceğini göstermektedir. Bu gerçekleştikçe de lanetli 15 Şubat Komplosu’nu gerçekleştirenlerin tüm planlamaları daha fazla alt üst olacak ve kazanan halklar olacaktır.

Kaynak:ANF

(zd)


Diğer Haberler