Karayılan: Güney’de yenersek rejim düşer

Halk Savunma Merkez Karargah Komutanı Karayılan, Türk devleti Güney’ girerken beraberinde zaferi de getirdiğini belirterek, “Güney Kürdistan’da onları yenersek Ankara da yenilir, bu faşist rejim düşer” dedi.

AKP-MHP ve Ergenekon’un 4 yıldır varını yoğunu ortaya koyarak Kürt halkına karşı savaştığını ama yine de kazanamadığını söyleyen Karayılan, “Eğer savaş durursa bu ittifakları dağılır; AKP, MHP, Ergenekon her biri bir tarafa savrulur. AKP-MHP-Ergenekon rejimi, zayıflamış durumda. Bu saldırılarla ülkemizi işgal etmek ve böylelikle rejimlerini kalıcılaştırmak istiyorlar. Direnirsek bunu yapamayacaklarını biliyoruz. Nasıl ki Enver ve Talat paşalar o saldırganlıklarıyla Osmanlı İmparatorluğunu çökmekten kurtarmadıysa şimdi de Erdoğan ve Bahçeli, faşist rejimi çöküşten kurtaramayacaklardır” şeklinde konuştu.

Halk Savunma Merkez Karargah Komutanı Murat Karayılan, Stêrk TV’ye konuştu. Karayılan’ın Şengal’e müdahaleden tecride kadar bir çok konudaki değerlendirmeleri şöyle:

Herkes çekilirken biz gittik

“DAİŞ’in çıkışı tüm bölge halkları için büyük bir felaketti ama en açık biçimde Şengal’de Êzîdî halkımızı katledip jenoside uğratmak amacıyla saldırdı. Sonra Kürt halkının tüm kazanımlarını hedefleyen saldırılarını daha da genişletti. Biz, o zaman Şengal’e saldırı olduğunu, orada bir kırılmanın yaşandığını, DAİŞ’in Şengal’e girdiğini duyduk. Önceden oraya 12 arkadaşımızı göndermiştik. O arkadaşlarımızdan Dilşer, telefon yoluyla 3 Ağustos günü saat 10.00 civarında bana bilgi verdi. Bu bilgileri öğrendiğimiz gibi derhal müdahale kararı aldık. Dilşer arkadaşa ‘eğer yanınıza güç gönderirsek o güçleri karşılayıp, öncülük yapabilir misiniz, araziyi tanıdınız mı’ diye sorduk. Olumlu yanıt verince güçlerimizi Şengal’e gönderdik. Bu öyle sıradan ve kolay bir karar değildi, çünkü o zaman herkes Şengal’den çekilip kaçıyordu ama biz bilakis karar alıp oraya doğru yola çıktık. Zaten ilk gün büyük tehlikeler yaşandı, önemli çatışmalar oldu, güçlerimiz yoldaydı, o zaman gece-gündüz yatmadan bu süreci izledik. Nihayetinde güçlerimiz Şengal’e yetişti ve müdahalemiz başladı.

Ne pahasına olursa olsun koruyacağız

Bu müdahaleyi gerçekleştirirken aklımızdaki tek şey şuydu: Êzîdî halkımızı tek başına bırakmayacağız ve her ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Zaten daha önce Önder Apo’nun bu yönlü verdiği talimatlar vardı. Biz de bu temelde orada pêşmerge ve halktan her kim direniyorsa yardımlarına koşup, yanlarına varıp, omuz omuza direnmeye gittik. Aklımızdaki tek şey buydu. Şengal’e müdahalemiz bu temelde oldu.

Büyük kurtarma operasyonlarından

Arkadaşlarımız öncelikle dağlık alanı savundu, çünkü arkadaşlarımız oraya gidene kadar düşman güneydeki ovalık alana, şehre ve daha birçok yere gitmişti. Zaten her yandan saldırıya geçmişlerdi. Bu yüzden ilk savunma daha çok dağda gelişti. Halk da gelip dağlık alanda toplandı. Sayı çok fazla olduğu için halkın su ve ekmek ihtiyacı ciddi bir hal aldı. Uluslararası güçlerden, çevredeki güçlerden hiç kimse bir şey yapmadı. Bir kez bir helikopter gelip havadan su kolileri attı. Bu kolilerden biri iki insanımızın üstüne düştü ve öyle can vererek şehit düştüler. Arkadaşlarımız bilgi verip halkın susuzluktan şehit düşmeye başladığını söyledi. Biz, o zaman Rojava askeri gücü olan YPG ile konuştuk, onlardan da yardım etmelerini istedik. 8 Ağustos’ta bir koridor açtık. Arkadaşlarımız haber verip, yürüyerek geçilebilecek bir koridor açtıklarını belirtti ama o kadar çocuğun, yaşlının ve ailelerin o yaz sıcağında yürüyerek koridordan geçmeleri zordu. Arabalarla geçilebilecek bir koridorun açılması için bir yerin düşmandan alınması gerekiyordu, birkaç gün içinde orası da alındı ve arabalar devreye girdi. Bu konuda Rojava halkımızın büyük bir desteği oldu. Rojava halkı araba, minibüs ve kamyonlarıyla yönünü Şengal’e verdi ve Şengal Dağı’nın eteğinden halkı alıp getirdi. Bu şekilde 8 Ağustos’tan 18 Ağustos’a kadar yaklaşık 150 bin insanımızı Rojavayê Kurdistan’a getirdik. Kuşkusuz bu tarihteki en büyük insan kurtarma operasyonlarından biriydi.

4,5 ay kuşatmada kaldı

DAİŞ, tekrar saldırdı ve bu koridoru kesti. Esas saldırıyı Rojava tarafından geliştirip Cezaa ve Til Koçer gibi yerleri alarak büyük bir çember içine almaya çalıştı. Şengal’i hiç kimsenin gidip gelemediği bir yer haline getirmek istedi. Orada çok ciddi ve büyük çatışmalar yaşandı. Şengal kuşatmaya girdi ve 4,5 ay boyunca kuşatmada kaldı. Eğer halkın tümü çekilirse ve Êzîdî halkımızın tümü oradan çıkarsa, kutsal bir yer olan Şengal’e bir daha dönüş mümkün olamazdı.

10 bin kişinin kalması sağlandı

Bu nedenle halkımızın belli bir bölümünün orada kalması kararlaştırıldı. Bu kararı alan bizdik. Gönüllü bir biçimde Şengal’de kalmak isteyen, terk etmeyecek olan yaklaşık 10 bin kişi kalırsa dağları koruyup onları besleyebileceğimizi belirttik. Bu durum bir öneri olarak oradaki halka sunuldu. Birçok aile ve aşiret kalmayı kabul etti. Başta Sait arkadaş ve ailesi olmak üzere birçok kişi kalmak istedi ve kaldı. 4,5 aylık bu kuşatmada halkımız da vardı. Büyük bir savunma savaşı verildi. DAİŞ, Şengal’i tamamen almak için birçok sefer saldırdı ama başaramadı.

DAİŞ tüm Kürtleri hedef aldı

DAİŞ, sadece Şengal’e saldırmakla sınırlı kalmadı. Ondan bir süre sonra Mexmûr’a, Kerkük’e, Kobanê’ye saldırdı. Zaten ondan önce bir sefer Kobanê’ye saldırmıştı ama Şengal’den sonra daha kapsamlı bir biçimde saldırdı. Bu saldırılardan sonra anlaşıldı ki; DAİŞ, Kürt halkının tüm kazanımlarını hedefleyen bir saldırı içindedir. Ona karşı da hiç tereddüt etmeden müdahale kararı aldık. Mexmûr’daki halkı oradan çıkardık ama askeri güçleri orada tutup daha fazla arkadaş gönderdik. Arkadaşlarımızı otobüslerle gönderme imkanı doğdu. Arkadaşlarımız Şengal’e de otobüslerle gitti. Til Koçer’e kadar otobüslerle, oradan da çeşitli araçlarla Şengal’e ulaştılar. Otobüsleri doldurduk, Hewlêr’e kadar gittiler, oradan araçlarla direniş mevzilerine doğru yol aldılar.

Güney Kürdistan’ı tümüyle savunma

Hewlêr’in de tehlikede olduğunu gördük. Peki Hewlêr’i nasıl koruyacaktık? Oradaki arkadaşlar, ‘Mexmûr korunursa Hewlêr de korunmuş olur’ dedi. Bu nedenle Mexmûr’a arkadaş takviyesi yaptık. Aynı şekilde Kerkük’e de takviye güç gönderdik.

Değerli şehidimiz Zeki Şengali yoldaş benimle konuşup düşmanın Laleş’e, Şêxan’a saldırabileceğini, halkın panik içerisinde olduğunu söyledi. Biz o zaman bu durumu tartıştık; eğer düşman gelip Laleş’i alırsa Êzîdîliğin kutsal yeri olduğu için Êzîdî halkımızın psikolojisi altüst olur, bu nedenle orayı da savunmalıyız, dedik. Hemen 300 arkadaşı oraya gönderdik.

Sonra düşmanın Dihok’a doğru geldiği bilgisini aldık. Yine büyük bir gücümüzü Dihok’un arka tarafına düşen dağı aldık, dürbünlerle Dihok ovasına bakıp kontrol altına aldık. Düşman ne zaman gelirse hemen önünü kesmek üzere orada bekledik. Neden Dihok’un içine girmedik? Çünkü eğer şehrin içine girersek halk bu sefer tam panik havasına girer diye, öncülerimizi ön tarafa verip gerektiğinde hemen ön cepheye geçmek üzere dağlık alanda bekledik. Eğer böyle bir şey olursa Şêxan, Sêmıl o hatları tutmak üzere hazır bekledik. Güney Kürdistan'ı tümüyle savunma kararı aldık.

Pêşmerge şoktan sonra toparlandı

Zaten pêşmerge de yavaş yavaş devreye girdi. Pêşmerge önce bir şok yaşadı ama sonra kendini toparladı. Bu şekilde DAİŞ’e karşı bir mücadele gelişti. Bu bizim görevimizdi. Şengal’e müdahale etmek, halkımızın Güney Kürdistan’daki kazanımlarını korumak ulusal ve ahlaki bir görevimizdi. Halkımızın Güney Kürdistan'daki kazanımları öyle kolay elde edilmemiştir, yüz binlerce insanımız bu uğurda şehit oldu, Enfaller, Halepçeler yaşandı. Bu yüzden Güney Kürdistan'ın savunulmasını asli bir görevimiz olarak görüyoruz.

Neden önünü alamadık özeleştirisi

Şengal’e müdahale etmeseydik kurtarılan 150 bin insanımız da katledilirdi. Neden daha önce önünü almadık diye kendimizi sorumlu da görüyoruz ama en azından Şengal’de büyük bir jenosidin gelişmesine izin vermedik. Bu müdahaleyle Federe Kürdistan ve Irak hükümetlerinin yüklerini de hafiflettik. Zaten bunun için sayın Kek Mesud Barzani’nin kendisi bizzat Mexmûr’a gitti, arkadaşlarımızı kutladı. Yine Irak Başbakanı sayın Haydar Ebadi açık bir biçimde PKK’nin ismini vererek bu tutumundan dolayı kutladı. Biz de bunlardan memnuniyet duyduk. Zaten gerekli olanı yapmıştık. Burada önemli bir rol oynandı.

Pêşmerge ile omuz omuza savaş

Oraya ‘bir yerleri alalım da kimseyi oraya bırakmayalım’ diye gitmedik. Öyle bir niyetimiz hiç yoktu. Orada pêşmergeler vardır, yardımlarına gidelim diye gittik. Mexmûr’da pêşmerge ile omuz omuza onlarca operasyon yaptık. Hakeza Kerkük’te, Şengal şehrinde o kadar ortak operasyon geliştirdik. Tüm bunları yaparken amacımız tamamen buydu.

Pêşmergeler de geçirildi

Şimdi birileri, ‘PKK Şengal’i almak için gitti, kendisinden başkasına izin vermeyecek, orayı ikinci bir Kandil yapacak’ diyor. Bunlar fitnecilerin, fesatların ve özellikle de Türk devletinin uydurduğu kimi iddialardır. Eğer öyle bir niyetimiz olsaydı arkadaşlarımız Şengal’e gittiğinde bunu yapardık. Çünkü Şengal’e müdahalenin ilk günlerinde o zaman Kek Mesud bizzat bize selam gönderdi, arkadaşlarımızın gerçekten Şengal’de olup olmadığını sordu. Biz de arkadaşlarımızın ve halkın orada olduğunu belirttik. Kendisi de bir grup pêşmergenin hazır olduğunu, oraya gönderip gönderemeyeceğimizi sordu. Biz de buna olumlu cevap verdik, pêşmergeleri Rojava’ya oradan da Cezaa’ya götürüp açılan koridordan geçirerek Şengal’e götürdük. Eğer niyetimiz farklı olsaydı o zaman pêşmergenin Şengal’e gitmesine izin vermezdik ama biz ortak hareket etmek istedik. Gerçekten de asıl niyetimiz buydu. Lakin sonra bazı şeyler tersine döndü ve çelişkilerin nedeni haline geldi.

Şimdi orada Êzîdî güçleri var

Biz Dihok’ta, Laleş’teyken ‘PKK her yere girmiş’ diye haber yaydılar. Şimdi de aynı şeyi söylüyorlar. Bu, doğru değildir. 1 Nisan 2018’den itibaren Şengal’den çekilmiş durumdayız. Arkadaşlarımız oraya ilk gittiklerinde bazı gençleri eğitmişlerdi. O gençler daha ilk başta bizimle birliktelerdi. Zaten ilk saldırı geliştiğinde oradaki arkadaşlara durumlarını sorduk, sadece 10-11 gencin onlarla birlikte olduklarını belirtti. O gençler sonradan kendileri bir Êzîdî örgütü oluşturdu ve YBŞ’yi kurdu. Biz de onları destekledik. Şimdi orada sadece YBŞ var, biz yokuz. Ortalığı karıştırmak isteyen birileri sürekli olarak PKK’nin orada olduğunu iddia ediyor. Halbuki orada olan halkın tümü Êzîdî’dir, YBŞ de onların evlatlarından oluşan savunma gücüdür. Belki bazı Êzîdîler dışarıdan kendi halkının yardımına koşup, Êzîdî dinini savunmak için bizden ayrılıp oraya gidenler olmuş olabilir. Böyle birkaç kişi vardır ama oradaki halkımız Êzîdîdir, Şengallidir, PKK olarak güçlerimizi geri çekmiş durumdayız.”

Şengal, Kürdistan’ın parçasıdır

Hiç kuşkusuz Şengal, Kürdistan’ın bir parçasıdır. Irak Anayasası’nın 140. Maddesi şimdiye kadar uygulanmadı. Bu nedenle Irak gücü oradadır ve Şengal Irak’a bağlıdır. Biz de diyoruz ki, Şengal özerk olsun, Irak yasalarında yer alan 140. Maddeye göre seçim olduğunda oradaki halkımız kendi tercihini kendisi yapar. Halkımızın özerkliğini almasını, kendi kendisini koruyabilmesini, bir kimlik ve statü sahibi olmasını, Êzîdî kimliğiyle varlığını sürdürmesini başından beri savunuyorduk, şimdi de aynı şeyi savunuyoruz. Irak Anayasası’nda eyaletlerin özerklik hakkı vardır. Şengal’deki Êzîdî halkımızın talebi de bu çerçevededir. Biz de bu taleplerini destekliyoruz. Genel olarak Güney Kürdistan da Irak’ın bir parçasıdır. Aynı zamanda Şengal de böyledir. Elbette ki onlar Kürdistan’ın bir parçasıdır. Bazıları çeşitli polemiklere yol açıp hakikati tersyüz etmeye çalışıyor.

Şunu belirtmek istiyorum: Halkımız DAİŞ saldırılarıyla özellikle de Şengal’de büyük bir felaketle yüz yüze geldi. Halkımız genel olarak buna karşı bir mücadele geliştirdi, direnişe geçti. Bunda herkesin rolü ve emeği vardı. Bunlar temelinde bugün açığa çıkan bir düzey vardır. Bu düzeyin yarattığı zemine dayanarak gelişecek olası saldırılara karşı da halkımız kendini koruyabilmelidir.

Tecrit soykırım konseptinin parçası

Önder Apo üzerindeki tecrit, Türk devletinin genel Kürdistan siyasetine bağlı gelişiyor. Tecrit, Kürdistan üzerindeki soykırım siyasetinin bir parçasıdır. Türk devleti ile aramızda 4 yıldır ciddi bir savaş var. Bizi tasfiye edip halkımızı teslim almak istedi. Bunun için yeni bir konsept temelinde kendilerini yenileyerek sonuç almak istiyor. Bahardan bu yana bazı gelişmeler yaşandı. Bu gelişmeler Türk devletini oldukça zorladı.

QSD, bu Newroz’da DAİŞ’e karşı zaferini ilan etti. Askeri olarak yenildi. DAİŞ’in yenilmesi, aslında AKP siyasetinin darbe alması anlamına geliyordu.

31 Mart’ta yapılan seçim sonuçları, Türk devletinin Kürt halkını teslim almaya çalışma konseptinin başarısız olduğunu gösterdi. Türkiye metropollerinde doğru bir biçimde yürütülen siyaset sayesinde AKP-MHP-Ergenekon rejimi halkımızdan büyük bir tokat yedi. Sonrasında 23 Haziran’da yenilenen İstanbul seçimlerinde faşist rejim yine büyük bir darbe aldı.

Değerli devrimci Leyla Güven öncülüğünde açlık grevi başladı. Bu grevler bir hamleye dönüşerek, şehitler vererek ve ölümü orucuyla birlikte büyüdü. Türk devleti oldukça zorlandı, bunun altında kalacağını gördü. Bu nedenle geri adım attı ve Önder Apo üzerindeki mutlak tecrit duvarlarında gedikler açıldı. 8 yıldan sonra avukatlar görüşmeye gitti. Toplamda 4 görüşme oldu, bayramda aileler İmralı’ya gitti. Bunlar yalancıdır. Hem resmi açıklamayı yaptılar hem de açlık grevleri ve seçimler bittikten sonra hiçbir görüşmeye izin verilmedi. Bu da tecridin bir süre daha devam edeceğini gösteriyor. Burada önemli olan Türk devletinin, açlık grevi hamlesi, seçimler, halkımızın duruşu ve Önder Apo’nun çağrılarıyla ortaya çıkan gerçeklik karşısında, kötü bir pozisyona düşmesidir. Başarısızlıkları net bir biçimde ortaya çıktı.

Soykırım siyasetine tecritle devam

Önder Apo, 2013’teki Newroz çağrısına bağlı, aynı noktada olduğunu söyledi. ‘Kürt meselesini akılla ve yumuşak güçle çözelim, barışa hazırız, eğer devlet adım atarsa biz de hazırız. Bazı görüşmeler var ama devam eder mi, etmez mi belli değildir’ dedi. Önder Apo, sadece Kürt sorunu için değil, Türkiye’deki sorunlara, Suriye’deki sorunlara ve bölgedeki esaslı sorunlara dair çözüm sahibidir. Bir de Türk devletinin saldırılarına karşı Kürt halkının büyük bir direniş gücünün olduğu görüldü. Türk devleti bundan büyük bir rahatsızlık duydu. Açlık grevleri sonlanınca onlar da 27 Mayıs’ta Xakurkê’ye dönük işgal harekatı başlattı. Devlet, yine şiddet ve soykırım siyasetine geri döndüğü için tecrit de devam ediyor.

Barış için yalvaracak değiliz

Hareket olarak Önder Apo’nun çağrılarının arkasındayız. Hiç kuşkusuz ki, siyasi çözüme açığız ama biz bir direniş gücüyüz. İlla gelin, barış yapalım diye yalvaracak değiliz. Eğer direnirsek ve mücadele edersek barış yolunun o zaman açılacağını iyi biliyoruz. Bu nedenle hiç tereddüt etmeden direnme kararlılığındayız. Hem Önderliğimiz hem de Hareketimizin yönetimi esasen siyasi yol yöntemlere açık olduğumuzu açıkça belirtmiştir. Hiçbir zaman Kürt sorununu sadece silahla çözeceğiz, demedik. Bu sorunu illa şiddetle hal etmek isteyen biz değiliz, soykırımcı sömürgeci Türk devletidir. Çünkü bunlar Kürt halkının var olmasını, irade sahibi olmasını istemiyor.

Devletin faşist damarları birleşti

Bakın, bir şey daha belirtmek istiyorum: 2015’ten beri, özellikle 2016’daki bilinen darbeden sonra Türkiye’de yeni bir rejim yürürlüğe girdi. Adına derin devlet de denilen Türk devleti içerisindeki derin damarların hepsi bir araya geldi. Çünkü öncesinde bunlar arasında çelişkiler vardı. Ergenekoncular, ulusalcılar, milliyetçi olan MHP gibi yapılar, Türk-İslam sentezli kesimler ve AKP Erdoğan öncülüğünde birleşti.

Devletin birleştiği tez

Bunların tezi nedir? Diyorlar ki; şimdiye kadar Kürt meselesine karşı savaştık ama olmadı. Güney Kürdistan'da bir federasyon var, Rojava’da da federasyon oluşacak. -Zaten bunu ‘terör koridoru’ olarak adlandırıyorlar- Böyle bir statü oluşursa biz Bakur Kürtlerini durduramayız. Gerillayı ne kadar imha etsek de bu çare değildir, içeride sonuç alabilmek için dışarıda savaşmalıyız, eğer böyle yapmazsak Türkiye parçalanır… Bu temelde kendi içlerinde tartıştılar. Ya Türkiye küçülecek ya da büyüyecek, Bu nedenle Türkiye’yi büyütmek gerekir, dediler. Eskiden çelişkili olan tüm kanatlar bu temelde birleşti. Perinçek gibiler sözde solcu, ulusalcı olduğunu iddia ediyordu ama şimdi hepsi birleştiler. Bunlar önlerine yeni bir program koydular. Misak-ı Milli sınırları içindeki alanları alıp, yeni Osmanlı zihniyetiyle Irak’ı, Suriye’yi bir vilayetleri haline getirip, Kürdistan’ı kontrollerine almak istiyorlar. Yeni konseptleri budur.

Yeni konsepti Güneylilere anlattık

Sömürgeci Türk devletinin bu yeni konsepti, tüm Kürt halkı için büyük bir tehlikedir. Türk devletinin bu durumunu ben kendim bundan 3-4 yıl önce Güney Kürdistan yetkililerine bizzat aktardım. İsim ve tarih vermeme gerek yok, fırsat oldu, gidip kendileriyle görüştüm, bunları onlara da belirttim. Görüştüğüm Güneyliler de ‘söyledikleriniz doğrudur’ deyip kabul de etti. Sömürgeci Türk devletinin bu konseptini boşa çıkarmak için o zaman bizim de birlikte hareket etmemiz gerekiyor, dedik. O görüşmelerde ortak bir niyet beyanı ortaya çıktı, bunu geliştirmek de istedik ama sonrasında gelişmedi.

Yeni bir sömürgecilik konseptidir

Türk devletinin bu yeni konseptini insanlarımıza kavratmak, onlarla bu temelde tartışmak istiyoruz. Onlar sanıyor ki, PKK herkesin kendisiyle birlikte Türk devleti karşısında durmasını istiyor. Oysa öyle değildir. Türk devletinin yeni bir sömürgecilik konsepti var. Osmanlı İmparatorluğu yıkılışa doğru giderken İttihat ve Terakki yeni bir zihniyetle kendilerini örgütleyip ‘Osmanlı’nın yıkılmaması için saldırmamız gerekiyor’ dedi ve bunun sonucunda Ermenileri soykırımdan geçirdi, Kürtler ve diğer halklara karşı katliamlar yaptı. Önde gelen birçok Kürt şahsiyetini, Şeyh Abdulselam Barzani’yi ve daha birçok Kürt ileri gelenlerini yakalayıp idam etti. Şam’da darağaçları kurup Arap halkının yüzlerce önde gelenini idam etti. Böylesine pervasızca bir şiddet ve katliam dalgası geliştirip bununla Osmanlı’yı yıkılıştan kurtarmak istedi. Şimdi de aynı zihniyet Türk devletinde iktidara gelmiş durumda. Bu yeni bir durumdur.

Türk devleti ile Kürt dost olamaz

Belki bazı Kürtlerin yüzüne gülüp sizinle dostuz, diyor ama onlar asla Kürt dostu değildir. Şu hakikati herkes çok iyi bilmeli: Türk devleti kendi sınırları içerisinde Kürt kimliğini, Kürt halkının varlığını ve statüsünü, yasal olarak kabul etmediği müddetçe hiçbir Kürt ile gerçek dost olamaz. Kürt’ü Kürt’e karşı kullanmak için sadece geçici dostluklar kuruyor. Çünkü bunların tarihi çok canlı bir biçimde gözlerimizin önündedir. Şêx Said isyanında, yine Dersim’de Türk devletini destekleyen Kürtleri sonradan hedefleyip üzerine gitti. Bunlar tüm Kürtlere karşıdır, yürüttükleri yeni konsept de bu temeldedir. İşte şimdi ‘PKK’ye karşı savaşıyoruz, bunlar terördür, PKK olduğu için gidiyoruz’ diyorlar. Rojavayê Kurdistan için de aynı şeyi söylüyorlar. Kürtlerin statü sahibi olmasını engelleyip işgal etmek için yalanlar uyduruyorlar. Güney Kürdistan'ı işgal edip, yavaş yavaş tümüyle kontrollerine almak için aynı şeyi söylüyorlar. Konseptleri, asıl amaçları budur; bu temelde ittifak yaptılar.

Savaş durursa ittifakları dağılır

Önder Apo, çağrıda bulunup Kürt-Türk ittifakı yapalım, dedi ama onlar mevcut siyasetlerinde sonuç almamalarına rağmen bunda ısrar ediyor. Aramızda amansız çetin bir savaş sürmesine rağmen şu anda tüm mevzilerimizi koruyoruz. Onlar istihbarat ve teknikle bizi darbeleyip sonuç almak istiyor. Onlar ne Bakur’da kitleyi teslim alabildi ne de genel olarak PKK’yi tasfiye edebildi. Esasen başarısızdırlar. AKP-MHP ve Ergenekon, 4 yıldır varını yoğunu ortaya koyarak Kürt halkına karşı bir savaş yürütüyor ama yine de kazanamadı. Bu nedenle siyasi, diplomatik, ekonomik krizlere girdi. Herkesle sorun yaşar duruma geldi. Seçeneksiz değiller; Önder Apo’nun çağrısına cevap verebilirler ama Önder Apo’nun çağrısına cevap verirlerse bu ittifakları dağılır. Çünkü bu ittifak, Kürt halkını soykırıma uğratma ve savaşma temelinde kurulmuştur da ondan. Eğer savaş durursa bu ittifakları dağılır; AKP, MHP, Ergenekon her biri bir tarafa savrulur. İşte Erdoğan iktidarını korumak, bu ittifakın dağılmasını engellemek için aynı konsepti devam ettirdi. Çok zayıflamış olmalarına rağmen istihbarat ve teknikle bu zayıflıklarını kapatmak ve mutlaka sonuca gitmeyi amaçlıyorlar. Açlık grevleri direnişlerinin durmasından ve İstanbul seçimlerinden sonra savaşı daha fazla geliştirdiler, hava saldırılarını arttırdılar, Bakur’daki operasyonları fazlalaştırdılar ve savaşı daha çok kızıştırdılar.

Kürdistan parçaları arasındaki bağ

Kürdistan'ın parçaları arasındaki diyalektiği iyi anlamak gerekiyor. Kürdistan’ın parçalarını birbirinden ayrı ele almak yanlış olur, yine sanki tüm parçalar aynıymış, arada hiç fark yokmuş gibi ele almak da bir o kadar yanlıştır. Güney Kürdistan siyasetinde bu konuda yanlışlıklar ve yetersizlikler var. Kürdistan'ın tüm parçaları birbirine etkide bulunuyor. Kürt halkının Güney Kürdistan’daki en güçlü dönemi 1974’teydi. Peki neden kırıldı? Belki yanlış dış ilişki siyaseti etkili oldu ama esasen Kuzey Kürdistan’da Kürt halkının özgürlük hareketi yoktu, Doğu Kürdistan’da yoktu, Rojava’da vardı, destek sunuyordu ama Güney yine tek başınaydı. Bu nedenle düşürüp tasfiye ettiler.

Peki 1991’de Güney Kürdistan’daki güçler o kadar güçlü olmamalarına rağmen neden sonuç aldılar? Tamam, belki uluslararası imkanlar da vardı ama asıl olarak Kürt halkının Kuzey Kürdistan’daki durumu çok güçlü bir konuma gelmişti, Türk devleti artık ‘ya ver kurtul, ya vur kurtul’ deme noktasına gelmişti. Turgut Özal o zaman bu temelde Güney Kürdistan’la ilişki geliştirmek durumunda kaldı. Hatta ben o zaman Avrupa’daYdim, merhum Celal Talabani bana bir mektup gönderdi ve ben de Önder Apo’ya gönderdim. Özal, Celal Talabani’yi davet etmişti. Celal Talabani, Türkiye’ye gitmek istiyordu, Önder APO da onayladı ve o temelde gitti. Rahmetli Celal Talabani o zaman KDP adına da hareket ediyordu, çünkü ittifak halindeydiler. Kürt Özgürlük Hareketi, Kuzey’de güçlü olduğu için Türk devleti Güney’i de ciddiye aldı. O zaman Doğu Kürdistan'da da her ne kadar sorunlar yaşasa da bir Kürt hareketi vardı, pêşmerge vardı, bir mücadele veriliyordu. O da bir denge yaratıyordu. Böylece Güney Kürdistan yönetiminin kurulmasının zemini oluştu. Demek ki Kürdistan parçaları arasında bir bağ ve ilişki vardır, birbirinden ayrıştırılamaz. Zaten düşman da ayrı tutmuyor. Bu konunun anlaşılmasında vahim yanlışlıklar var. Parçalar arasında hiç farklılık yokmuş gibi yaklaşmak da yanlıştır. Her parça kendi özgünlüğünde yürümeli, hepsinin sınırları ve kendisine özgü bir mücadelesi var. Kalkıp da birbirinden ayırırsan doğru olmaz.

Savaşı, Türk devleti Güney’e taşıdı

Birileri, PKK savaşını Güney’e taşımasın, diyor. Biz bugün Şemzînan’dan Dersimê, Zagros’tan Serhat’a kadar her yerde sömürgeci Türk devleti ile savaş halindeyiz. 4 yıldır çok çetin bir savaş veriyoruz. Türk devleti ‘bunun kaynağı Kuzey Irak’tadır’ diyerek Güney Kürdistan’a saldırıyor. Biz savaşı Güney’e getirmemiş, savaşı Güney’e taşıran Türk devletidir. Türk devleti sınırı geçip Güney’e giriyor ve bu yüzden Xakurkê’de, Zap’ta savaşıyoruz. Onlar bizi tümden bitirmek istiyor, Kuzey’de tam bitiremiyorum, Güney’e gidip onları bitireceğim, diyor. Bu bir konsepttir. Meselenin aslı budur.

Buralar direniş kaleleridir

37 yıldır Güney Kürdistan’da; Zap, Xakurkê, Metina gibi yerlerdeyiz. Kürdistan’ın mücadele diyalektiği biraz da böyledir. Eylül devriminden sonra pêşmerge gücü sırtını Cudi’ye, Komata’ya, Kaşura’ya, Oremar’a, Şemzînan’a dayayıp Irak rejimine karşı böyle savaştı. Bizim ki de şimdi biraz böyle oldu, zamanla böyle bir hal aldı. Botan, Şemzînan, Behdînan, Bradost hatları, Kürdistan için çok önemli mevziler olup bütün tarih boyunca yabancı hiçbir gücün hâkim olamadığı yerlerdir. Buralar direniş kaleleridir. Tüm Kürt devrimcileri, Şêx Ubeydullah Nehri’den Barzani’ye ve sonrasında herkes buralardan istifade etmiştir. Bizim de şimdi yaptığımız budur. Kürdistan coğrafyasında doğal olarak böyle bir diyalektik oluşmuş durumda.

Savaşımız tüm Kürtler içindir

Esas olarak Kuzey Kürdistan'da savaşıyoruz. Kuzey Kürdistan'daki savaşımız Türk devletini sıkıştırdığı için onlar da Güney Kürdistan’a yönelip esasen provokasyon yapmak; Kürtleri çatıştırmak istiyor. Biz fedai bir hareketiz. Bu hususta Güney Kürdistan halkımız bizi iyi anlamalı. Biz Güney Kürdistan için de bir savunma gücüyüz. Kuzey Kürdistan’ın özgürlüğü için Türk devleti ile savaşıyoruz ama yaptığımız bu savaş tüm Kürtler içindir. Bu savaşımız yenilgiye uğrarsa Türk devleti Kürtlerin hiçbir yerde statü sahibi olmasına izin vermez. Bu sömürgeci faşist devleti yenmek istiyoruz, bu da tüm Kürt halkının çıkarınadır. Bunun iyi bilinmesi gerekiyor.

Güney Kürdistanlı 2 bin şehit

Güney Kürdistanlı 2 bin şehidimiz var. En son Helmet (Diyar Xerib) yoldaşımız şehit oldu. Hepimiz halkımız için kendimizi feda etmişiz. Genç Kürt kızları, erkekleri İstanbul’un, Ankara’nın en yüksek üniversitelerini bırakıp bu dağlara geliyor. Süleymaniye’de üniversite okuma imkanları varken bırakıp bu dağlara geliyor. Çünkü bu halkın fedaileri olmaya geliyorlar. Mesela Helmet yoldaş bilinçli bir insandı, bir tarihçiydi, her bakımdan zeki ve gelişkin biriydi. İsteseydi Süleymaniye’de kendine bireysel bir hayat kurabilirdi. Ev bark sahibi olup, aile kurabilirdi. Neden bir derviş gibi her şeyden elini çekip terk ederek, Qaradax’ın değerli bir evladı olarak Türk devletine karşı savaşmayı tercih etti? En büyük halk sevdalısı, yurtsever ve ulusal birlik yanlısı olan Helmet arkadaşımızdı. Helmet arkadaş dervişane yaşamayı bu halkın özgürlüğü için tercih etti. Hepimiz halkımız için savaşıyoruz. Hiç birimizin kişisel bir çıkar veya beklentisi yok. Halkı için böylesine fedai ve kahramanca bir şekilde mücadele eden Kürdistan halkının yiğit evlatları eğer hava saldırılarına ve daha başka çeşitli saldırılara karşı hedef oluyorsa, burada büyük bir direniş varsa, birileri nasıl kalkıp da ‘niye savaşınızı buraya getiriyorsunuz’ diyebiliyor. Savaşı buraya getiren biz değiliz ki! Onlar savaşı buraya taşırıp bu halkın fedailerini tasfiye etmek istiyor. Eğer bu halkın fedailerini tasfiye ederlerse önlerinin açılacağını ve bu halkın tüm değer ve kazanımlarını tasfiye edebileceklerini biliyorlar. Onların asıl amacı budur. Kürt halkının tüm kazanımları için mücadele ediyoruz, bunda kararlıyız ve bu düşmanı yenmek istiyoruz. Bunun için de halkımızın desteğini bekliyoruz.

Parastin içinde Türk devletine çalışanlar var

Güney Kürdistan’da gelişen bazı olaylar Güneyli güçlerden de faydalandıklarını gösteriyor. Yerden Türk devletine yardım eden, istihbarat bilgileri verenler var. Elimizde bazı bilgiler var, kimilerinin kendi örgütlerinden de habersiz bir biçimde bu işi yaptıklarını biliyoruz. Böyleleri var. Örneğin Parastin’ın içerisindedir ama kendi örgütünden habersiz Türk devletine çalışıyor ve bunun karşılığında para alıyor olabilir. Pratikte bir bilgi akışının olduğunu görüyoruz. Fakat PDK’nin, YNK’nin veya başkalarının tümden örgüt olarak bu işin içinde olduğunu söyleyip suçlamada bulunmamışız. Yalnız ‘bu düşmana bilgi verip işbirliği yapanlar var, bunlar netleştirilmelidir’ demişiz. Mesela eğer bir inceleme komisyonu oluşturulursa bu durumları netleştirebilir, bunların kim olduğunu, ne yaptığını açığa çıkarabilir.

Sömürgeciye bu kadar alan açılmamalı

Somut olarak eleştirdiğimiz şey şudur; sömürgeci soykırımcı Türk devletinin Güney Kürdistan’ı işgaline bu kadar alan açılmamalı, imkanlar verilmemeliydi. Bakıyoruz, Türk devleti alanları tutuyor ama kimse ses çıkarmıyor, tepki göstermiyor. Güney halkı tepki göstermek istediğinde ise engelleniyor. MİT, Güney Kürdistan’ın her yerinde rahatlıkla dolaşıp insanlarımızı ajanlaştırmaya çalışıyor. Böylesi şeylere göz yumulmamalı. Eleştirdiğimiz ve kabul etmediğimiz bu durumlardır.”

Kürtlerin çatışması felaket olur

Güney Kürdistan’da gerillanın bulunduğu alanlardaki hemen hemen birçok nahiyeye pêşmergeler gelmiş durumda. Bazıları yerleşiyor ve daha da gelmeye devam ediyor. Mesela soruyoruz, buna ne gerek vardı? Güney Kürdistan’daki kazanımları kendi kazanımlarımız olarak da görüyoruz. Bu uğurda büyük emekler veren, mücadele eden kahraman Güney Kürdistan halkı, fedakar pêşmergeleri bizim için hiçbir zaman hedef olmaz. Biz böyle bir şeyi hiç düşünmemişiz. Bu çok önemli bir ulusal meseledir. Bundan önce sayın Kek Mesud ‘birakujî haramdır’ demişti. Bu çok yerinde bir sözdür. Biz de o zaman ‘biz PKK olarak Kürtler arası savaşın defterini bir daha açılmamak üzere kapatıyoruz’ dedik. Şimdi de aynı şeyi söylüyoruz. Neden? Çünkü biz bir ulusuz, kaderimiz birbirine bağlıdır. Böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyoruz. Böyle bir şeyi tasavvur edemiyorum. Savaş demeye dilim varmıyor. Çünkü böyle olursa halkımız için felaket olur. Kürdistan siyaseti ve Kürtler için büyük bir utanç olur.

Bu çağda herkes sorunlarını diyalogla çözüyor. İşte görüyoruz; Amerika Kuzey Kore ile neredeyse savaşacaktı ama gidip görüştüler. Çin ve Amerika arasında ciddi ekonomik çelişkiler var ama gidip birbirlerini görüyorlar. İran ve Amerika arasında diyalog ve görüşme çabaları var. Böylesi bir çağda bulunuyoruz. Biz bir millet olarak kendi iç sorunlarımızı kendimiz çözemezsek, bu dirayet ve yeteneği gösteremezsek bizim için büyük bir utanç olmaz mı? Düşmanlarımız, ‘işte bunlar sadece aşirettir, bir millet ve devlet olamazlar’ demeyi sürdürmez mi? Kürt halkı DAİŞ’e karşı verdiği eşsiz ve kahramanca savaşta tüm dünya nezdinde çok olumlu bir imaj kazandı. Böyle bir savaş olursa bu imaja gölge düşer. Halkımızın kazanımlarını, elde ettiği bu düzeyi kaybeder. En az kaç yıl geriye gider, huzur, istikrar kalmaz. Böyle olmaz. Böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyorum.

Herkes sorumlu yaklaşmalı

Her iki taraftan da basın organları çözüm için çok fazla yardımcı olmuyor. Kullanılan dil ve üslup öyle bir noktaya geldi ki bazılarında, ahlaki sınırları bile aşıldı. Böylesi hassas bir dönemde bu halkın çıkarlarını düşünenler, yurtsever olanlar sorumlu yaklaşmalı. Hem basın organları, hem sivil kuruluşlar, aşiret önde gelenleri hem de parti sorumluları ve yetkililer sorumlu yaklaşmalılar. Elbette duyarlı olan ve sorumlu yaklaşan insanlarımız da var.

Kim yanlış yapıyorsa eleştirsinler

Güney Kürdistan’daki halkımıza ve tüm Kürt halkına çağrıda bulunuyorum: Bu dönemde daha fazla duyarlı yaklaşalım, ulusallığı esas alalım, herkes sesini yükseltsin. Eğer biz yanlış yapmışsak bizi de eleştirsinler. Her kim ki yanlış yapıyorsa hep birlikte eleştirelim ve birbirimize yardımcı olalım. Mevcut sorunlar çözülmeyecek türden değildir. Aslında bir yandan da ‘acaba sorun nedir’ diye baktığımda çok bir şey göremiyorum. Bazı şeyler var ki ufaktır, çözülebilir ama çözülmediği için taraflar birbirinden kuşku duyar hale geliyor, fitneciler arada çok oynuyor, fesatlık yayıyorlar. Halbuki eğer sağlıklı diyalog, ilişki ve tartışma olursa tüm sorunlar çözülebilir.

Bizimle birlikte savaşsınlar demiyoruz

Güney Kürdistan’da bir seçim oldu, bölge başkanı yeniden seçildi, hükümet yeni kuruldu, hükümet başkanı belli oldu. Hareketimizin yönetimi kutlama mesajları gönderdi. Ben de braderlerimizi iyi tanıyorum, başarılı olacaklarına inanıyorum. Bu temelde kendilerini kutluyor ve başarılar diliyorum. Ulusal temelde yeni bir çıkışı yapabilirler. Hiç kimse yanlış anlamasın; gelip bizimle omuz omuza savaşmalarını talep etmiyoruz. Hayır, bizim ulusal bir bütünlüğe, ortak bir siyasete ihtiyacımız var. Bir parça için çalışırken bir diğer parçaya zarar verilmemelidir. Buna dikkat etmeliyiz. Bu konuda umutluyum.

Soykırımcı düşmana istihbarat verilmemeli

Kürt halkının kökünü kazımak isteyen bu rejime karşı direniyoruz ve bu direnişimizi zafere taşımak istiyoruz. Onlar esasen bizim karşımızda kaybetmiş durumdalar. İstihbarat ve teknik yoluyla sonuç almak istiyorlar. Bunun için de Güney Kürdistan’da hiç kimse katliamcı, soykırımcı bu düşmana istihbarat vermemeli. Değerli halkımız, tüm yurtseverler; kendisini para pul karşılığında satanlara, bu halkın evlatlarını ihbar edenlere karşı tutum sahibi olmalıdır. Aynı şeyi Kuzey Kürdistan için de söylüyoruz. Şimdi MİT’i her yere salıp büyük paralar sarf edip böylece sonuç almak istiyorlar. Yenilmiş durumdalar bu kirli yöntemlerle üste çıkmak istiyorlar.

Düşersek sıranın geleceğini unutmasınlar

Türk devleti Güney Kürdistan’a gelirken beraberinde zaferi de getiriyor. Eğer biz Güney Kürdistan’da onları yenersek Ankara da yenilir. Bu faşist rejim düşer. Çünkü savaş artık zirvesel bir noktaya geldi. Savaşırken de braderlerimizin, halkımızın bize engel olmamasını, yapabiliyorlarsa bizi desteklemelerini istiyoruz. En azından düşmana yol açmasınlar, yardım etmesinler. Unutulmamalıdır ki; eğer biz darbe yer ve düşersek sıra onlara gelecektir. Hiç kimse gaflete düşmemelidir. Kürt halkına ait hiçbir yerde statü ve kazanımların olmasını istemiyor.

KNK’nin ulusal birlik çağrısı vardı. Aldıkları kararı olumlu karşılıyoruz, bu kararlarında yanlarındayız. Biz de öteden beri ulusal birliğin önemine dikkat çekiyoruz. Bu tarihi ve kritik dönemde ulusal birlik daha gerekli bir hal almıştır. Bu yüzden böyle bir adım atılmalı. Biz ulusal birliğe her zaman açığız.

İşgalcinin hesapları tutmayacak

Türk devletinin Rojavayê Kurdistan’a ve Kuzey-Doğu Suriye’ye dönük tehditleri kapsamlıdır. Kısaca şunu söyleyebilirim: İşgalci Türk devletinin hesapları bu sefer tutmaz. Türk devleti öyle her el attığı yeri alacak güçte değildir. Mesela bugün Güney Kürdistan’ı işgal etmek istediğini, amaçlarının bu olduğunu söylüyoruz ama bunu öyle kolay gerçekleştiremezler. İşte iki aydır tüm güçlerini seferber etmelerine rağmen Xakurkê’nin her yerini alamamışlardır. Alabilseydi şimdiye kadar Zap’ı alırdı. Orada düşman ile arkadaşlarımız arasındaki mesafe yakındır. Her gün birbirlerini suikast ediyorlar. Tabi düşmanı küçümsememek lazım, belli bir gücü de vardır ama direnişle karşılaştığında istediği yeri alamaz.

T.C.’nin barış dediği işgaldir

Eğer Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye, Efrîn Direnişi’nin tecrübelerinden istifade ederse kazanmak için zaten güçleri, askeri ve siyasi imkanları vardır. Bizce, hiç kimse geri çekilmemeli, herkes kendi toprağında olmalı. Bakın, Erdoğan açıkça 1 milyon insanı götürüp Rojava’ya yerleştireceğiz, diyor. Efrin’de yaptığı gibi insanlarımızı oradan çıkartıp başkalarını yerleştirmek istiyor. Etnik bir temizlik yapacağını resmen söylüyor. En son adına ‘barış koridoru’ dedikleri bir plandan bahsediyorlar. Bundan 45 yıl önce Kıbrıs’ı işgal etmeye gittiklerinde de adına ‘Kıbrıs Barış Harekatı’ demişlerdi. Şimdi Rojava’yı işgal planına ‘barış koridoru’ diyorlar. Biz, bunları iyi tanıyoruz. Barış dedikleri zaman işgal etmekten, soykırım gerçekleştirmekten söz ettiklerini çok iyi biliyoruz. Bu yüzden bize göre doğru olan şey, hiç kimsenin köyünü bırakmaması, geri çekilmeyi düşünmemesidir. Orada düşmanı yenilgiye uğratabilirler. Önemli olan öz güçlerine güvenmek ve hazırlıklarını etkili bir biçimde pratikleştirmektir.

Nusaybin’de 90 savaşçı, 9 ay direndi

Hiç kimse Nusaybin Direnişi’ni unutmamalı. Nusaybin Qamişlo’nun karşısındadır, o direnişi herkes izleyip gördü. Türk devleti tüm gücünü ve tekniğini kullanmasına rağmen 9 ay boyunca orayı alamadı. Nusaybin’de bulunan toplam savaşçı sayısı 90’dı. 9 ay boyunca uğraştılar ve orada ‘Nusaybin Sendromu’ yaşadılar. Önemli olan halk savaşının olmasıdır. Sadece savaşçılar savaşmamalı, halkın tümü omuz omuza vermeli. Halkın tümü savaşsın demiyoruz ama halk kendi yerinde olmalı, savaşçılarını desteklemeli, sahip çıkmalı, yardım etmeli. Böylesine bir halk direnişi gelişirse Kürt, Arap, Asuri- Suryani halklarının faşist Türk devletinin saldırılarını yenilgiye uğratma imkanı vardır. Ayrıca tüm halkımız ve bölgedeki tüm ilerici güçler onların direnişinin arkasında olacaktır. Bunun üzerinde durulmalıdır. Tüm halkımız da onları destekleyecektir.

Ciddi hazırlıklar yapılmalı

Bu noktada önemli olan hazırlıkların tam yapılmasıdır. Halk örgütlenmesini geliştirmeli, öz savunmayı örgütlemeli, gerçekten de ciddi hazırlıklar yapmalı. Devrimci halk savaşını geliştirerek bu devleti her yerde yenmek ve devrimi başarıya taşımak mümkündür. Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’nin bunu başarabilecek güçte olduğuna inanıyorum.

Enver başaramadı, Erdoğan da başaramayacak

Türk devletinin tüm Kürt halkına dönük topyekun bir saldırı içinde olduğunu görüyoruz. Fakat düşmanımız zayıftır. Saldırıyla varlığını korumak istiyorlar. Özellikle soykırımcı faşist AKP-MHP-Ergenekon rejimi, zayıflamış durumda. Bu saldırılarla ülkemizi işgal etmek ve böylelikle rejimlerini kalıcılaştırmak istiyorlar. Direnirsek bunu yapamayacaklarını biliyoruz. Nasıl ki Enver ve Talat paşalar o saldırganlıklarıyla Osmanlı İmparatorluğunu çökmekten kurtarmadıysa şimdi de Erdoğan ve Bahçeli, faşist rejimi çöküşten kurtaramayacaklardır. Onlar kaybedecek, zafer halklarımızın olacaktır. Sadece kararlı, cesaretli olmak, doğru yol yöntemlerle ve akıllıca, birliğini geliştirerek hareket etmek ve mücadeleyi geliştirmek gereklidir. Bugün daha fazla umutluyum.


Diğer Haberler