​​​​​​​Mersin’deki fedai eylemin yankıları- Şükrü GEDİK

26 Eylül’de Mersin-Mezitli polis evine yönelik gerçekleştirilen fedai eylem ve sonrasındaki tartışmalar, günceliği nedeniyle üzerinde durulmayı gerektirir. HPG, fedai eylemi sahiplendi. Bu eylem tarzı dönemin savaş karakterinden kaynaklanan bir eylem olduğunu öncelikle belirtmekte yarar var. Tıpkı 30 Haziran 1996’da Zilan (Zeynep Kınacı) yoldaşın Dersim’de gerçekleştirdiği eylemin benzeridir. Hatırlanacağı üzere 90’lı yıllar ordu, emniyet ve hükümetin başındaki özel savaş çetesi Doğan Güreş, Mehmet Ağar ve Tansu Çiller imha amaçlı savaş konsepti geliştirdi.

DIŞARDAN YEŞİL IŞIK YAKILDI, ÖZEL SAVAŞ AYGITI DEVREYE GİRDİ

Öncelikle devlet aygıtı içinde bir temizlik hareketi başlatıldı. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Jandarma Genelkurmay Başkanı Eşref Bitlis başta olmak üzere bir dizi üst düzey yetkili, rütbeli asker öldürülerek tasfiye edildi. Kürt sorununu çözme eğiliminde olan devlet kanadı saf dışı bırakıldıktan sonra sıra Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne geldi. Dağ-taş bombalandı, sayısız köy yakıldı-yıkıldı, coğrafya insansızlaştırıldı, faili meçhul cinayetler aldı başını yürüdü. Sınır ötesi de dahil, gerillaya karşı çok büyük ve kapsamlı imha amaçlı askeri operasyonlar gerçekleştirildi. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Önder Öcalan’a kadar uzandılar ve Şam’da eğitim okulunun kapısında bomba patlattılar. Savaşla Türkiye’ye karanlık bir dönem yaşattılar.

BENZER VE DAHA BETER BİR SÜREÇ YAŞANIYOR

Zilan yoldaşın eylemi, Türk devletinin savaş çılgınlığına, imha saldırılarına bir cevap olarak gelişti. Fedai tarzın öncülüğünü yaptı. Benzer durumun daha beteri bir süreç şimdi yine yaşanıyor. Faşist Türk devleti saldırılarının kapsamını genişleterek daha derinlikli ve daha yoğunluklu yürütüyor. Geniş bir coğrafyada sürekli saldırı halinde ve bunu çok daha pervasızca yapıyor. Yurt içi, yurt dışı, askeri-siyasi soykırım operasyonları hız kesmeden devam ediyor. HPG Komutanlığı, sürecin imha amaçlı operasyonlarını varlık yokluk meselesi olarak değerlendirdi. ‘Kimin elinde ne geliyorsa mutlaka yapmalıdır’ diyerek halka çağrıda bulundu. Mersin-Mezitli fedai eylemi bu sürecin eylemidir.

MEŞRU SAVUNMA FEDAİ RUHU KAÇINILMAZ KILIYOR

Mersin’de gerçekleştirilen eylemin ardından yapılan açıklamalar farklı bir boyuta taşındı. Konunun daha iyi anlaşılır olması açısından PKK ve Önderliğinin şiddete yaklaşımını, barışa yaklaşımını anlamak gerekir. Önder Öcalan, meşru savunma dışında gerçekleşen şiddeti ‘cinayet’ olarak değerlendirerek yaklaşımını ortaya koymuştu. PKK bir Önderlik hareketidir ve ölümüne bu iradeye bağlıdır. Faşist Türk devletinin saldırıları karşısında meşru savunma Zilan yoldaşın eylem tarzını, fedai ruhunu kaçınılmaz hale getirdi. Bunun anlaşılmayacak tarafı yok ve bu beklenen bir savunma refleksidir.

DÖNEMİN EYLEM TARZI BUNU GEREKTİRİR

Mersin’deki eylemi içinden geçtiğimiz süreci göz önünde bulundurarak ele almak gerekiyor. Ve dönemin eylem tarzı bunu gerektir. Temel konulardan biri olan barış süreçleri PKK açısından sancılı oldu. Şöyle ki; 93 ateşkesinden günümüze kadar bütün ateşkes süreçleri tek taraflı oldu. Gerilla güçlerinin sınır dışına çıkması da dahil çok riskli kararlar aldı. Sadece sınır dışına çıkarken 500’den fazla gerilla yollarda şehit düştü. Barışın en büyük savaşçısı kuşkusuz Önder Öcalan oldu. Bedeli çok ağır olan barış süreçlerinin risklerini alarak barış çabalarını sürdürdü ve herkesten daha fazla değer biçti. İğne ucu kadar barış fırsatını, kırıntı kabilinde bir imkânı yaratmak için barış gruplarını gönderdi, ateşkesler ilan etti ve PKK’yi bu süreçlere katarak emek harcadı. Barışın değerini kuşkusuz herkesten daha fazla iliklerine kadar hissederek yaşayan, hassasiyet gösteren Önder Öcalan’ın barış eli hep havada kaldı.

Faşist diktatör Erdoğan iktidarına gereğinden fazla toleranslı yaklaşım sergilendi. Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni hep oyalayarak, Kürt meselesini siyasi çıkarları doğrultusunda kullanarak bu günlere kadar getirdi. Ve şimdide imha dışında hiçbir seçeneğe şans tanımıyor. Önder Öcalan’ ağır tecrit, özgürlük hareketine imha dayatılıyor. Bu durumun iyi anlaşılması gerekir. Savaş ve barış konusunda sözü olan, tavır koyan, misyon üslenen herkesin konunun ciddiyeti ve hassasiyeti içinde bunu yapmalıdır.

SÖZ SAHİBİ OLMAK İSTEYEN HERKESİN BARIŞA KATKI SUNMASI GEREK

Sanal medya üzerinden bu konunun tartışılır olması sağlıklı bir sonuç vermeyecek. İlgili ilgisiz herkesin söze karıştığı, her zemine çekilmeye müsait bir ortamda söz ağırlığını yitiriyor. İşi meydan okumaya vardıran, restleşmelerde bulunan dilin ve üslubun yapıcı olamayacağını bilmek gerekir. Böylesi bir süreçte ortamı geren söylemlerle niyet, tutum, tavır beyanında bulunmak ters tepmekle kalmaz farklı mecralara çekilen lüzumsuz tartışmalara yol açacak. Sözün götürüsü getirisinden çok daha fazla olacak. Bu savaşın iki tarafı vardır, nihayetinde bu tarafların bir noktada buluşmaları gerekecek.  Barış gibi hayati bir konuda sözü olan, söz sahibi olmak isteyen herkesin, bulunduğu yerden bu konuya müdahil olmaları barışa katkı sunmaları, çaba sarf etmeleri arzu edilen bir durumdur.

ANHA