Neden Dêrazor, neden şimdi ve kim ne yapmak istiyor?

Son haftalarda Dêrazor’da yaşanan ve bazı aşiret liderlerinin katledilmesiyle sonuçlanan saldırıların ardından bölge halkları arasında bir iç çatışma çıkarmak hedeflendi. Bu amaçla gelişen saldırılarla birlikte kimi çevreler basın üzerinden durumu daha fazla çıkmaza sokmak için kara propagandayı düstur edinerek, bölgeyi DAİŞ dönemindeki karanlık zamanlara geri götürmeye çalıştı.

Kuzey ve Doğu Suriye’nin stratejik öneme sahip bölgesinden biri olan Dêrazor’da bulunan Arap aşiretler, bölgenin DAİŞ karanlığından kurtulması ve ardından da Dêrazor Sivil Yönetimi’nin kurulmasında önemli rol üslenmişlerdi. Zira Suriye Baas rejimine karşı ilk protestoların başladığı yerlerden biri olan Dêrazor, DAİŞ çeteleri için de stratejik öneme sahip bir bölgeydi. Yine bu stratejik öneme sahip bölge DAİŞ’in toprak hakimiyetine son verilmesinin de alanı oldu.

Dêrazor’un QSD tarafından özgürleştirilmesi ardından bazı odaklar bölgede halklar arası fitne çıkarma suretiyle iç çatışma yaratmaya çalıştı. Bu sadece bir iddia olmaktan öte, yakalanan rejim yanlısı çete üyeleri ve aralıksız şekilde devam eden Türk İstihbarat Teşkilatı (MİT)’in yürüttüğü faaliyetler ve hücreler şeklinde yer altına geçen DAİŞ çetelerinin saldırı ve bölgedeki propagandalarıyla kendisini defalarca ortaya koydu.

İki hafta önce Arap aşiret ileri gelenlerine yönelik gelişen saldırılar bu fitnelerin tezahürüydü.

DAİŞ çetesinin toprak hakimiyetine son verilmesine rağmen, yer altına geçerek saldırılarını ve bölge halkı içinde farklı yapılanma ve kamuflaj yöntemleriyle böylesi faaliyetler yürütecekleri aslında herkesçe aşikardı. Fakat durumu asıl zorlu kılan DAİŞ değil, MİT ve Suriye Bass istihbaratı Muhaberat’ın bu noktadan sonra DAİŞ’le kol kola bu faaliyetlere aktif katılması ve bu faaliyetlerin aşiret reislerinin ölümüne varacak düzeye getirilmesi oldu.

30 Temmuz günü Aşiretler Komitesi Başkanı ve Igêdat Aşireti sözcüsü Süleyman El Kesar tam da bu gizli-açık işbirliği tarafından Dêrazor’daki evinde öldürüldü. Ardından da El Dehla kasabası muhtarı Ali El Wis saldırıya uğradı.

Kurban Bayramı’nın ilk günü Dêrazor aşiretlerinin sembolü haline gelen Metşer El Hemud El Cidan El Hefel silahlı saldırıya uğradı.

Yaşanan bu saldırılar, QSD tarafından Terörü Bitirme Hamlesi’nin başlatılmasının ardından gelmesi ise son derece dikkat çeken ve altı çizilmesi gereken bir husustur. Zira zamanlama manidardır.

Aşiret liderlerinin katledilmesinin ardından bu saldırıları tezgahlayanlar DAİŞ faşizmi karşısında ortak mevzilerde savaşan Kürtler ve Araplar arasında savaş çıkarmak için kara propagandaya başladı. Başta Esat hükümetine bağlı basın kurumları olmak üzere Türk basını da düğmeye bastı ve açıklamalar, yalan haberler ardı ardına gelmeye başladı. Öyle ki, Baas partisinin kurduğu gizli çete yapılanması üyelerinin QSD tarafından tutuklandıktan sonraki itirafları aslında üstü örtülmek istenen bu kirli ve örtülü ittifakı deşifre etti.

AŞİRET LİDERLERİNE SUİKASTLARIN ZAMANLAMASI

Aşiret liderleri DAİŞ hakimiyeti sonrasında bölgenin yaşadığı yıkımdan çıkması ve yeni bir sistemle birlikte yeniden inşası sürecinde önemli rol oynadı. Kurulan komün ve meclisler bölge halkının kendi seçimleri ve tercihleriyle görev aldı. Ancak tüm bunlara rağmen bölge ileri gelenleri sürekli ve sistematik bir şekilde hedef alındı. Halen şiddetli saldırılar altında olmasına ve güvenliğin birincil öncelik olmasına rağmen bölge halkı çok gündelik argümanlarla uğraştırılarak özerk sisteme kara çalmaya devam edildi. Zira tüm bu yaşananlar tesadüf değildi. Ortaya çıkan tüm deliller bölgeye dönük geliştirilen bu kara propagandalar ve ardından aşiret reislerine yönelik geliştirilen bu saldırıların son derece organize ve sistematik şekilde geliştirildiğini ortaya koyuyor. Öyle ki, bölge halkını aşiret kültür ve gelenekleri üzerinden vurmak ise bu saldırganların “biricik” yöntemi oldu.

SİYASİ OLARAK BAŞARISIZ OLAN SURİYE HÜKÜMETİ FARKLI YOLLARA TEVESSÜL ETMEYE BAŞLADI

Suriye’yi bilenler ve Baas rejimini tanıyanlar Suriye genelinde olduğu gibi, özellikle Dêrazor ve aşiret yapılarının da iç kriz öncesinde de görmezden gelindiğini, önemsenmediğini de son derece iyi bilirler. Aşiretlerin toplumsal düzendeki rolüne önem verilmiyordu. Oysa Özerk Yönetim’le birlikte aşiretler toplum için hak ettikleri değeri yeniden bulmaya başladı. Bunun üzerine Suriye hükümeti birçok defa aşiretleri QSD’yi kabul etmemeleri için ikna etmeye çalıştı.

Fakat tüm kara çalmalara ve Suriye hükümetinin aşiretleri yanına çekerek, onlar eliyle Özerk Yönetim ve QSD’yi vurma girişimleri başarısız kaldı ve çöktü. Aslında DAİŞ’in hücreler eliyle geliştirdiği saldırılar sürerken, Kuzey ve Doğu Suriye genelinde olduğu gibi, Dêrazor’da da Özerk Yönetim ve QSD, Suriye rejimi ve Türk devleti tarafından kuşatmaya alınarak kara propaganın ve yeni kurulan çete yapılarının kuşatması altına alındı.

Güvenlik güçleri tarafından yakalanan Abdulrezzak Nevaf El Ati isimli ajan-çete, suikastların Suriye Baas hükümeti tarafından oluşturulan “Arapların Silahlı Direnişi” adlı çete örgütü tarafından organize edildiğini itiraf etti. Ati, Suriye hükümetinin katliam birimi kurduğunu, Dêrazor ve Hesekê’deki aşiret şeyhleri ve kanaat önderlerine yönelik suikastlar planladığını kameralar önünde söylemişti. Dolayısıyla burada sözünü ettiğimiz bir heyula değil, Suriye Baas rejimi tarafından kendi halkına karşı kurulan ve ete kemiğe büründürülen, saldırılar, suikastlar gerçekleştiren bir çete yapılanmasıdır söz konusu olan.

TÜRK DEVLETİ VE BÖL-PARÇALA-YÖNET SİYASETİ

İşin diğer ucunda ise krizin başından Kürt katliamını bir amentü edinen Türk devleti var. Elbette Türk devletinin yüz yıllık hatta tarihsel Kürt düşmanlığı siyaset ve zihniyeti düşünüldüğünde durumun şaşırtıcı olmadığını söylemek hiç de abartılı olmayacaktır.

Türk devleti Suriye krizinin başından beri etnik ve mezhepsel milliyetçiliği temel çatışma argümanı olarak kullanıyor. Etnik milliyetçilik ve mezhep istismarı üzerinden varlığını inşa eden Türk devletinin Sünni İslam tezi üzerinden DAİŞ, Nusra gibi çete organizasyonlarıyla bölgede yüz binlerce insanı katlettiği, bu çete organizasyonlarının yetersiz kaldığı yerde kendisinin nasıl devreye girildiği sır değil. Son dönemlerde Erdoğan’ın MİT’i nasıl deniz aşırı kullandığı düşünüldüğünde, Suriye, Irak, Lübnan, Libya geliştirdiği siyasetten aşikardır. Kaldı ki Erdoğan diktatörlüğündeki AKP bu gerçeği gizlemek bir yana, MİT’in bu kirli oyunlarını devraldığını ve nasıl da “başarıyla” yerine getirdiğini ekranlar önünde deklere de ediyorlar.

Peki MİT’in Suriye geneli, Kuzey ve Doğu Suriye Bölgesi, özelde de Dêrazor’da faaliyet yürütmesiyle amaçlanan ne?

Aslında can alıcı soru tam da bu. Erdoğan’ın krizin ilk dönemlerinde “inşallah en kısa zamanda Şam’a gidecek Emevi camisinde namazımız kılacağız” sözü soruya açık yanıttır.

Erdoğan’ın amacı kısa sürede Şam-Halep dahil olmak üzere Suriye’yi ilhak etmekti. Ancak bu amacına ulaşamadı. Olmayınca da “kimseye yar etmem” misali çeteleri eliyle ortalığı kan gölüne çevirdi. Kürtler gelişen DAİŞ-Nusra ve diğer birçok çete saldırısına karşı halkları bir araya getirerek bu saldırıları boşa çıkardı. Baas hükümetinin ise esamasi okunmuyordu. Kürtler öncülüğünde halklar çete saldırılarına karşı durunca ve giderek güç, irade ve sistem haline gelince Erdoğan bu kez yönünü Kürtlere çevirdi. Paramiliter güçleri büyüterek saldırılarını yoğunlaştırdı. Ama halkların ortak cephesi karşısında Dêrazor’da DAİŞ’in sonu gelince bu kez Erdoğan’ın MİT’i devreye girdi ve toplumu içten parçalama ve çatıştırma yöntemini kullandı.

İşte tüm bu kirli siyasetin sonucunda da bugün Dêrazor’un ve Dêrazor şahsında halkların geleceği bir kez daha karartılmaya çalışılıyor. Ve ne ironiktir ki dün Erdoğan’ın hedefinde olan Esat, bugün Erdoğan kirli emellerine koşuyor ve kendi halkını katletmek için gizli çete örgütleri kuruyor. Bu çeteler eliyle aşiret reisleri, sıradan insanlar boğazlanıyor.

Burada dikkat çekilmesi gereken önemli husus, Esat ve Erdoğan yeniden “kardeş” durumuna getirenin serdeki Kürt düşmanlığının yanı sıra mutlak iktidar hırslarıdır. Çökmüş, pespaye hale gelmiş, kanlı çete gruplarının varlığına bel bağlamış bu çete hükümetler halkların boğazlanması üzerinden halklara ancak ve ancak kanlı bir gelecek, kendi içinde düşmanlaştırılmış bir toplum vadediyorlar.

Türk devletinin bu siyasetiyle halklara nasıl bir gelecek vadettiğini bilmek isteyenler birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni toplumuna halkına yaptıklarına baksın. Süryani katliamlar tarihini incelesin, Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim katliamlarını araştırsın.

(rr/cj)

ANHA