Sınır güvenliği ve Erdoğan’ın çöken işgal planı

Erdoğan diktatörlüğündeki Türk devleti, Efrîn’e “Zeytin dalı” adıyla saldırı gerçekleştirip işgal ederken, Kuzey ve Doğu Suriye’ye ise “barış koridoru” gibi anlamsız gerekçe isimlendirmeler ile saldırmak istiyor. Daha vahimi hiç kimse de, “Sana ait olmayan toprakları, bir başka ülkeyi ne hakla işgal ediyorsun? Orada çocuk, kadın, genç yaşlı ve bir bütün yaşamı ne hakla öldürüyorsun? Ne hakla o topraklarda insanları yerinden edip demografiyi değiştiriyorsun?” diye sormuyor.

DELÎL ZÎLAN

Bir süredir değişik boyutlarıyla tartışılan ve “güvenlikli bölge, barış koridoru” gibi propagandatif tanımlarla üzerinden algı oluşturulmaya çalışılan hususlar bilinçli olarak gündemde tutulmaya çalışılıyor.

Peki gerçekte ne oluyor? “Güvenli bölge” ile hedeflenen neydi?  Türk devleti neden Suriye topraklarını işgal etmek istiyor?  En önemlisi ise Kürtleri neden yok etmek istiyor?

Evet, işin gerçeği Türk devletinin ve bizzat Erdoğan-Bahçeli faşist blokunun yapmak istediği şey de tam olarak Kürtleri yok etmek, soykırımdan geçirmektir.

Elbette yukarıda sorduğumuz soruların cevapları aslında herkeste fazlasıyla var.   

Demokratik ulus sistemi içinde özgürce yaşayan bölge halklarını kendisine düşman olarak addeden Erdoğan ne yapmak istiyor?

Sözü edilen sınırlar daha önce suç örgütü DAİŞ’in elindeyken Erdoğan için hiçbir şekilde bunu bir sorun olarak dillendirmiyordu. Tüm kamuoyu da bunun farkında. Erdoğan’ın bu tutumunun sebebi, DAİŞ terör örgütünün başrol oyuncularından ve uygulayıcılarından birinin de Erdoğan’ın kendisinin olmasıdır.

Öncelikle net olarak ismi konulması gereken husus; DAİŞ ve diğer türevlerinin kendi başlarına birer örgüt olmadıkları, uluslararası kimi güçlerin ve en fazla da Türk devletinin ve Erdoğan’ın işgal ve soykırım projelerinin sadece birer parçası olduklarıdır. Çünkü Erdoğan, eski Osmanlı’yı yeni sınırlar içinde ve yeni bir tanımlamayla, (yeni Osmanlı) diriltmek istiyor. Bu şekliyle de tüm Ortadoğu’da denetim kurmayı amaçlıyor. Bu ise, zamanın ruhunu okuyamayacak ve görmeyecek kadar kör ve sağır olmaktır. Çünkü Erdoğan’ın hayalleri ile çağımız gerçekliği birbiriyle örtüşmüyor.

Kürt belediyelerine saldırı siyasal bir karardır

Erdoğan-Bahçeli faşist blokunun, Türk devletinin iç ve dış sorunlarını kamuflaj etmek için Kürtlere saldırmaya da ihtiyacı var. Çünkü Erdoğan’a destek giderek azalıyor ve iktidarı tasfiye olmakla yüz yüze. O açıdan önce “pençe operasyonu” adıyla güney Kürdistan’a işgal harekatı başlatması ve ardından da Kürt halkının iradesinin tezahürü olan belediyeleri gasp etmesi öyle basit bir durum değildir. Zira belediyelere saldırmak, gasp etmek hukuki değil tamamen siyasi bir karardır.

Eğer belediyelerde, propaganda edildiği gibi bir usulsüzlük durumu olsaydı onlarca müfettiş tarafından denetlenen bu belediyelerdeki usulsüzlükler çarşaf çarşaf basında yayınlanır ve teşhir edilirdi. Ne var ki, durum bir gasp olayıdır ve bu da siyasi bir kararın sonucudur. İşin özü sembol durumundaki 3 büyükşehir belediyesine Kuzey Kürdistan’da el konulmuş olması tüm Kürtlere yaklaşımın siyasal ifadesi olmaktadır.

Kaldı ki, Erdoğan daha seçimler gerçekleştirilmeden de “Siz belediyeleri seçimle alsanız da biz yine de o belediyeleri sizden alacağız’’ demişti. O yüzden tek adam rejiminde öyle seçme ve seçilme hakkı, yine demokrasi insan hakları gibi durumlar söz konusu değildir. Tamamıyla dikte edilen ve faşistleşen bir sistemden söz ediyoruz. O nedenle bu faşist zihniyete karşı topyekûn bir mücadele gerekiyor.

Peki, Kürt belediyelerinin gasp edilmesi ne anlama geliyor?

Bunun tek bir anlamı var, o da Türk devletinin Kürtlere karşı askeri, diplomatik ve siyasi saldırılarında başarısız olmasıdır. Çünkü AKP-MHP faşist iktidarı zayıflamış ve iç ve dış politikada neredeyse iflas noktasına gelmiştir. Dolayısıyla Kürtlere bu şekilde saldırması kendileri açısından anlaşılır bir durumdur.

Kuzey ve Doğu Suriye’de istediğini alamayan Türk devleti aksine asla kabul etmeyeceğini söylediği birçok de şeyi kabul etmek zorunda kaldı.

Aslında Erdoğan planlarının gerçekleşmesi için Kuzey ve Doğu Suriye’ye saldırmak istiyor. Yine Kuzey ve Doğu Suriye’yi Efrîn gibi düşünmesi de onun akıl noksanlığıdır. Çünkü bu sözü edilen alanlar asla Efrîn gibi değildir. Eğer Fırat bölgesi Efrîn gibi olmuş olsaydı Rusya’ya daha fazla taviz vererek de saldırırlardı. Ancak durum Erdoğan’ın planlarına göre gitmedi. Çünkü planların kendisi gerçekle tezattı. Tam da bu hususta, sınır güvenliğine ilişkin gelişmeleri kendisi için bir tür kayıp olarak gördüğünden kuzey Kürdistan’da Kürt belediyelerine saldırarak gasp etti.

Peki Erdoğan saldırsaydı ne olacaktı?

Erdoğan ve ortakları Kuzey ve Doğu Suriye bölgesinin Efrîn gibi olmadığını gördükleri gibi, QSD gücünün de farkına vardılar. Rusya’nın desteğiyle Efrîn kuşatılmıştı. Ancak buna karşın imkanlar sınırlıydı. Askeri güç azdı. En önemli husus, QSD daha fazla sivil kayıp yaşanmaması için geri çekilme kararı aldı. Kuzey ve Doğu Suriye’de ise durum çok farklıdır. Bu alanda genellikle Fırat'a kadar olan 500 km'lik bir alanda QSD donatılmış durumda.

Nasıl ki, DAİŞ herkesi ilgilendiriyorsa, Kuzey ve Doğu Suriye bölgesi de herkesi ilgilendiren bir durumdur. DAİŞ’e karşı mücadele halen devam ediyor. 12 binden fazla DAİŞ’li azgın çete üyesi, 3 bin 558 kadın, 10 bin 313 çocuk QSD’nin elinde. Olası bir saldırıda DAİŞ’in yeniden Türk ortaklarıyla hareket etmesi yüksek olasılık. O yüzden ABD bu bölgeye dönük olası Türk saldırılarını istemiyor. Yine bu sözü edilen alanlara Rus, İran ve rejimin gelmesi ABD’nin çıkarlarına terstir.

Kaldı ki son 5 yıldır QSD koalisyon güçleriyle birlikte DAİŞ terör örgütüne karşı mücadele ediyor.  Ayrıca QSD’nin kendi öz gücüyle, bütün dünyanın kabusu haline gelen DAİŞ terör örgütünü nasıl yenilgiye uğrattığını da unutmamak gerek.

Sınır güvenliğine ilişkin perde arkasında neler oldu?

ABD, QSD ve Türk devletiyle yapılan sınır güvenliği anlaşması belli hatlarda tamamlanmış durumunda. Her ne kadar Erdoğan kendi medyasında bunu farklı dillendirse de bu durumu da istemeye istemeye kabul etmiş bulunuyor. Çünkü ABD, Türk devletiyle QSD arasında olası bir savaşı istemiyor ve bunu kendi çıkarına da görmüyor.

5-7 Ağustos’ta ABD ve Türk devleti arasında sınır güvenliğine ilişkin yapılan görüşmenin öncesinde ABD ile QSD arasında görüşmeler yapılmıştı. Aslında bir nevi ABD, QSD’nin görüşlerini Türk devletiyle müzakere etti. Diğer önemli bir durum ise, Türk devleti Demokratik Özerk Yönetim’i de facto olarak kabul etmiş oldu. Çünkü QSD genel komutanı Mazlum Ebdî birkaç kez Türk devletiyle dolaylı olarak görüştüklerini bizzat açıkladı.

ABD, Türk devletiyle QSD’nin ortak payda da buluşmasını istiyor. Her iki tarafın da görüşlerini bir birlerine iletiyor.  Çünkü olası bir savaş Amerikan’ın çıkarına olmayacaktır. Öyle Türk medyasının yansıttığı gibi bu görüşmelerde QSD yer almıyor gibi bir durum söz konusu değildir. Tam tersi QSD’nın görüşleri üzerinde 3 günlük ABD ve Türk yetkililer görüştüklerine dair teyit edilmiş bilgiler var.  

Yapılan görüşmelerde daha doğrusu beli bir görüş birliğine dayanan 3 temel konu var. Bunlar; Türk devletinin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmasıdır. Nedir bu Türk devletin hassasiyetleri?  Suriye’de istikrarın sağlanması, göçmenlerin yerlerine dönmeleri ve QSD güçlerinin Türk devletine tehlike teşkil etmemesi.

Bu maddelerin daha önce QSD tarafından kabul edilmiş maddeler olduğunu hatırlatmak gerekir.

Zaten bu sınır güvenliği tartışmaları yeni olan bir durum değil, tam 8 aydır bunun üzerine QSD, ABD ve Türk devletinin görüşmeleri var ancak formüle edilmesi konusunda sıkıntılar yaşanıyordu.

Peki, neydi bu sıkıntılar?

Türk devletinin dayattığı sınır güvenliğinin tamamen kendileri tarafından tutulması(bu nasıl bir sınır güvenliği olacaksa artık…). Kuzey ve Doğu Suriye’deki oluşumların tamamen lağvedilmesi, Kürt kentlerine Türkiye’ye göç eden Suriyelilerin yerleştirilmesi.

Bu Erdoğan’ın içinde geçen ve yapmak istedikleriydi, ancak durum istediği gibi gelişmedi. Gelişmesi de mümkün değildir. 8 ay süren görüşmelerin sonucunda Türk devleti QSD’nin uygun gördüğü planı kabul etmiş oldu.

Bu durumda QSD’nin hazırladığı haritada 500 kilometre uzunluğunda ve 5 km derinliğindeki bir alanda sınır güvenliği alınacak. Bu 5 km’lik hat kimi yerlerde 14 kilometreye kadar çıkıyor. Türk devletinin kabul etmediği ve şiddetle reddettiği bu husus da bu şekilde taraflar arasında kabul görmüş oldu.

Özelikle yapılan görüşmelerde bir diğer konu ise sınır güvenliğinde kimler yer alacağı tartışmasıydı. Bilindiği üzere komuta yine koalisyon güçlerinin elinde olacak ve bunun içinde QSD’yle Türk devleti adına da bazı temsilciler yer alacak. Kuzey Suriye sınırında ise güvenlik kent askeri meclisleri tarafından sağlanacak.

En önemlisi ise belirlenen bölgelerde Türk askerlerinin yer almayacak olmasıdır. QSD’nin ağır silah ve askerlerini geri çekmesi, alanı yeni oluşturulan ve sınır güvenliğini sağlayacak yerel birliklere devretmesi de önemli bir husustur. Öyle ki yapılan açıklamalarda belirtildiği üzere bu madde QSD tarafından pratikleştirilmeye başlanmış durumda. Yine diğer bir husus ise, ABD, QSD ve Türk askeri temsilcilerin kurulacak ortak operasyon merkezinde yer alacak olmasıdır.

Bu durumda Erdoğan’ın “gireceğiz, yıkacağız” lafları havada kalmış oluyor. Bu Türk devletinin kesinlikle istediği bir sonuç olmasa da fakat nihayetinde gerçekleşen durumdur.

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız çerçevede sınır güvenliğinin sağlanması için hazırlıklara artık başlanmış ve kısmi düzeyde de olsa uygulamaya geçilmiştir.

Urfa’nın Akçakale ilçesine ABD askerleri yerleşirken, Rojava tarafında ise, 5 kilometrelik derinlikteki bölgede YPG-YPJ ve QSD güçlerini yerini askeri kent meclislerine bırakmaya başlamıştır. Bu durumda QSD anlaşma konusunda ciddiyetini pratik adımlarla net şekilde ortaya koymuş oldu. Ne var ki, Türk cumhurbaşkanının açıklamalarına ve medyası tarafından yapılan propagandaya bakılırsa halen saldıracakları, her yeri imha edip, her şeyi yok edecekleri noktada oldukları net olarak görülebiliyor. Ancak, gireceğiz, yıkacağız laflarının bu saatten sonra pek bir karşılığının olmadığını da bilmek gerekir.

Tutmayan plan

Türk devletinin perde arkasında hayata geçirmeye çalıştığı plan kesinlikle daha farklıydı. Ancak bu plan tutmadı.

Peki neydi bu plan?

Plana göre bölgenin kademe kademe işgal edilmesi için öncelikle ABD’yi ikna edilecekti. Zaten Rusya, rejim ve İran ile gerekli anlaşmalar perde arkasında yapılmıştı. Eğer Erdoğan, ABD’yi ikna etmeyi başarsaydı saldırmaya başlayacaktı. Rusya, İran ve rejim ise bu durumda faydalanarak Özerk Yönetim’in elinde olan bölgeleri geri alacaktı.

Bu şekilde yeni bir Efrîn durumu yaratılmış olacaktı. Ancak durum öyle olmadı ve şimdi ise Rusya, İran ve Esat rejimi sınır güvenliği adıyla gerçekleşmiş olan duruma karşı tepki göstererek açıklama üstüne açıklama yapıyorlar.