Suriye krizi – 2

Suriye’ye yönelik dış müdahaleler iç krizi daha da derinleştirirken, birçok güç çıkar yarışına girdi. Bu güçler ülkeye yönelik gayrimeşru müdahalelerine meşruiyet kılıfı bulmaya çalışırken, Suriye halkları Suriye için yapılan uluslararası toplantılara dahil edilmedi.

Bölgesel ve uluslararası güçler, Suriye’de devrim ve değişim hareketinin başlamasından bir süre sonra direkt askeri müdahalede bulunmak yerine değişik yöntemlerle Suriye’nin içişlerine müdahil olmaya başladılar. Bu girişimler ilkin görünürde de olsa, 2011 yılında Arap ülkeleri tarafından Suriye’deki şiddetin durması, tutukluların serbest bırakılması ve ordunun şehirlerden çekilmesi talepleri şeklinde deklere edildi.

Bu girişimin ardından geçen 2 aydan sonra, Ocak 2012’de Arap ülkelerinin dış işleri bakanları tarafından taleplerini bir adım ileri götürerek, Beşar Esad’ın başkanlık görevini yardımcısına devretmesini ve yeni bir hükümetin kurulması çağrısı yaptılar. Ancak bu çağrı Suriye devlet yönetimi tarafından reddedildi.

CENEVRE TURLARI VE BOŞA ÇIKAN TOPLANTILAR

Uluslararası güçlerin giderek daha fazla soruna müdahil olmalarıyla birlikte yeni bir süreç başlamış oldu. Derinleşmesi olası krizden çıkar sağlamaya çalışan Küresel güçler İsviçre’nin Cenevre kenti merkezli sözde Suriye krizine çözüm odaklı girişim başlattılar. Oysa gerçekte bu sözde arayışların sözde Suriye halklarının talepleriyle örtüşen hiçbir yanı yoktu.

Cenevre toplantılarının ilki 30 Haziran 2012’de dönemin BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan’ın çağrısı üzerine yapıldı.

Suriye halklarının gerçek temsilcilerinin katılımının engellendiği Cenevre toplantılarının 9’uncu ve aynı zamanda sonuncusu 25 Ocak 2018’de, yine hiçbir çözüm ortaya çıkaramadan son bulmuş oldu.

Cenevre toplantıları boyunca Kofi Annan, El Ahdar el İbrahimi ve Stefan De Mistura olmak üzere BM’nin toplam 3 Suriye özel temsilcisi görevinden istifa etti. Son olarak 7 Ocak 2019’da ise bu göreve Norveçli Geir Pedersen getirildi ve dengeler Rusya’nın desteğini alan Suriye devlet yönetimi lehine değişmeye başladı.

Cenevre görüşmelerinin 28 Kasım-14 Aralık 2017 tarihleri arasında gerçekleşen 8’inci turunda ise Stefan De Mistura, Cenevre toplantılarının başarısızlıkla sonuçlandığını, “Başaramadık. Altın bir fırsat kaçırıldı” sözleriyle açıkça deklere etti.

BİR DİĞER PAZARLIK MASASI: ASTANA

Başarısızlıkla sonuçlanan Cenevre görüşmeleriyle eş zamanlı olarak, Birleşmiş Milletler’de Suriye krizi için yapılan tüm önerilere karşı veto hakkını kullanan Rusya, Türkiye ve İran arasında bir yakınlaşma gelişti. Üç ülke kendi çıkarlarını merkeze alan Kazakistan’ın o zamanki ismiyle başkenti Astana’da, Cenevre formatında toplantılar düzenlemeye başladı.

Rusya, Türkiye ve İran’ın çıkarları doğrultusunda gerçekleşen Astana görüşmelerinin ilki 30 Ocak 2017’de gerçekleştirilirken, çözümün esamesinin dahi okunmadığı 14’üncü ve son toplantı ise 10-11 Aralık 2019’da yapıldı.

Astana görüşmeleri son kertede Suriye devleti yönetiminin işine yaradı. Katılan taraflar istedikleri sonucu bu toplantı serisinden alamamış olsa da krizle yıkımın eşiğine gelen Suriye yönetimi bu süreci değerlendirerek ayakta kalmayı başarmış oldu. Toplantılardan çıkan kararlar ve Türkiye-Rusya arasında varılan anlaşmalarla Suriye devleti, Türk devletine bağlı çete gruplarının elindeki topraklarını geri kazanmaya başlarken, 30 Ocak 2017’de Şam’ın kuzeybatısındaki Berede vadisi bölgesi ile Fice bölgesi, İdlib karşılığında Suriye hükümet güçlerine teslim edildi.

4-5 Mayıs 2017 tarihlerinde düzenlenen 4’üncü Astana toplantısı Suriye krizini derinleştiren bir dönüm noktası olarak tarihe geçti. Rusya, İran ve Türkiye ‘çatışmaların azaltıldığı bölgeler’ anlaşmasına vararak 4 bölgeyi anlaşma kapsamına aldı. toplantı günü yürürlüğe giren anlaşmayla beraber bölge bir kez daha Suriye devletinin kontrolüne geçerken, işgalci Türk devleti de Suriye topraklarını işgal etmiş ve bu bölgelerde demografik değişim politikalarını devreye koymuştu.

EFRİN İŞGAL EDİLDİ

Bahse konu anlaşmaya göre Şam’ın güneyindeki Han Şeh ve çevresindeki köyler konusunda anlaşma sağlandı ve Suriye devleti bir kez daha bölgeye yerleşti.  Suriye hükümetinin askeri operasyonlarla ele geçiremediği Doğu Guta, Türkiye ve Rusya arasında varılan anlaşmalar çerçevesinde Efrîn’e karşılık Suriye devlet güçlerine teslim edildi.

Böylece Rusya’nın müdahalesi öncesi, yani 2015’in son dönemine kadar ülkenin yüzde 20’sine hakim olan Suriye devlet yönetimi, bu oranı yüzde 60’a çıkardı. Türkiye de Cerablus’tan İdlib’e, oradan da Efrîn’e kadar Suriye topraklarını işgal etti. Özellikle Kürtleri hedef alan demografik değişim uygulamaları, zorunlu göç ve baskı politikalarının en acımasız şekilde sivilleri de hedef alarak yürürlüğe konuldu.

İşgal sonrası Efrîn İnsan Hakları Örgütü, Efrîn Özerk Yönetimi’ne bağlı ilgili kurumlar, birçok basın kuruluşu ve ANHA, işgalci Türk devleti ve çetelerinin Kürt halkına yönelik saldırıları, katliamlar, kaçırılmalar ve kirli uygulamalarla birlikte bölgedeki Türkleştirme girişimlerine ilişkin birçok belge ve rapor yayınlandı.

Aralık 2019’daki son Astana görüşmesinden sonra Suriye hükümet güçleri İdlib, Hama ve Lazkiye’de 250 köy ve yerleşim yerini ele geçirdi. Türk devleti de çetelerinin elinde ise küçük bir alan kalınca; Rusya, İran ve Suriye hükümetine açık savaş ilan etti.

ANAYASA KOMİTESİ: SURİYE HALKI YİNE YOK

Astana toplantılarıyla gelişen süreçte dikkat çeken bir diğer konu ise Rusya ve Türkiye’nin İran’ı saf dışı bırakma çabaları oldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK)  18 Aralık 2015’te kabul ettiği Suriye’de siyasi çözüm odaklı 2254 sayılı karar doğrultusunda İran’ın Suriye’ye müdahilliğini anayasa komitesi ile sınırlı tutmaya çalıştı.

BM’nin aldığı karar doğrultusunda 18 ay içinde anayasa komitesi kurulması planlanırken, Suriye’ye müdahil ülkelerin çıkar çatışması ve müdahaleleri sonucu komite kurulamadı. Ocak 2018’den itibaren de (Efrîn’e yönelik işgal saldırıları devam ederken) Türkiye, İran ve Rusya, Suriye devletini ve Türk devletini temsil eden şahısların katılacağı bir anayasa komitesinin oluşturulması konusunda anlaştı.

Komitede Suriye devleti, Türk devletine bağlı çeteler ve BM’nin belirlediği 50’şer kişilik gruplardan toplam 150 kişilik anayasa komitesi oluşturuldu. Suriye halklarının yine temsil edilmediği bu girişim kapsamında da 2 kez toplantı yapılmasına rağmen başarısızlıkla sonuçlandı.

Bahsi geçen tüm toplantı, kongre, tur ve benzeri isimlerle anılan sözde çözüm temalı çıkar görüşmelerinden hiçbir sonuç çıkmadı. 9’uncu yılını bulan iç savaşın faturasını da haliyle siviller ödemeye devam ediyor.

KUZEY VE DOĞU SURİYE VE HALKLARIN UMUDU OLAN ÇÖZÜM

Suriye’de yıllardır devam eden savaş ve yıkıma rağmen Demokratik Ulus temelli 3. çizgiyi esas alan Kuzey ve Doğu Suriye halkları ülke genelinde yaşanan tüm olumsuzluklardan kendini korumayı başardı; bütün bileşenlerin katılımıyla siyasi yönetimini ve askeri gücünü oluşturdu.

21 Ocak 2014’te bölge halkları kendi yönetimlerini ilan ederek Demokratik Özerk Yönetim’i duyurdu. Bu hem Suriye halklarının taleplerini karşılayan bir sistemin temelini oluşturdu hem de birçok siyasi parti serbestçe faaliyet yürütebildi. Siyasi birliklerini sağlayan halklar Ekim 2015’te ise askeri birliklerini Demokratik Suriye Güçleri (QSD) adıyla tek çatı altında birleştirdi. İlk operasyonunu Hesekê Kantonu’na bağlı Hol ilçesinde, DAİŞ çetelerine karşı gerçekleştiren QSD, 23 Mart 2019’da dünyanın baş etmekte zorlandığı DAİŞ’i Derazor’un Hecin beldesinde bitirerek Kuzey ve Doğu Suriye topraklarından kanlı çetelerin hakimiyet alanı olmaktan çıkarmış oldu.

Suriye’nin neredeyse tüm bölgelerinde kriz derinleşirken 10 Aralık 2015’te Demokratik Suriye Meclisi (MSD) Suriye’nin tüm bileşenleri ve Arap aşiretlerinin katılımıyla ilk kongresini gerçekleştirdi. Bu başlangıç Kuzey ve Doğu Suriye’deki Suriye halklarının doğrudan temsili anlamına geliyordu.

Söz konusu süreçlere ilişkin ANHA’ya değerlendirmelerde bulunan politik araştırmacı Heyas Neyse, “Kuzey ve Doğu Suriye’deki Kürt demokratik siyasi hareketlerinin gelişimine bakıldığında, devrimci bir hareketin gereklilikleri kapsamında örgütsel ve siyasi bir dayanışmayla Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin kurulduğunu görüyoruz. Ülkemizdeki halk hareketlerinin sonuçları olarak bir yandan gerileme ve hezimet yaşanırken diğer yandan devrimci, yenilikçi bir deneyim ortaya çıkmıştır” yorumunda bulundu.

‘ÖZGÜRLÜK VE ADALET SUNAN DEMOKRATİK BİR MÜDAHALE’

Özerk Yönetim’in ulusal bir kazanım olduğunu vurgulayan Neyse, Suriye’nin bir bölümü için değil tamamı için geçerli bir sistem olduğunu belirterek, Özerk Yönetimi, “Yaşanan tüm zorluklara ve hatalara karşı, Suriye halklarına özgürlük, adalet ve eşitlik sunan demokratik ve ilerici bir müdahale” olarak tanımladı.

SURİYE KRİZİNİN SONA ERME İHTİMALİ

10’uncu yılına giren Suriye krizi, Rusya ve İran destekli Suriye devleti ile Türkiye destekli Heyet Tahrir El Şam (El Nusra) ve diğer çete grupları arasında ülkenin kuzeybatısında yoğunlaşan savaşla devam ediyor.

Suriye hükümetinin İdlib’e operasyon başlatmasıyla son günlerde savaş daha da kızıştı. Bu savaşta Suriye hükümet güçleri M-4 ve M-5 yolları ile Maaret El Numan, Serakib ve Halep çevresi gibi önemli noktaları ele geçirirken Türk ordusu onlarca kayıp verdi ve yaşadığı hezimetin ardından Rusya’dan ateşkes diledi.

ABD, Rusya, İran, Türkiye’nin askeri varlığını ve çıkar çatışmalarını sürdürdüğü, dünyanın dört bir yanından gelen silahlı gruplar ve çetelerin varlığına devam ettiği, İsrail’in Suriye’deki İran’a bağlı gruplar ve Hizbullah noktalarını hedef aldığı göz önünde bulundurulunca, Özerk Yönetim modeli dışında Suriye halklarının acısını dindirecek bir çözüm ufukta görünmüyor.

Heyas Neyse, çözüm ihtimaline ilişkin ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Suriye halkları örgütlenme dışında kalırsa ortaya çıkan sonuçların tümü Türk devletinin de içinde bulunduğu Suriye’ye müdahil güçlerin hareketleriyle ortaya çıkacaktır. Bu da haliyle Suriye halklarının çıkarlarına ve barış, özgürlük hayallerine göre olmayacaktır.”

 (cj)

ANHA


Diğer Haberler