Mihraç Ural: Suriye birleşenleri işgale karşı özgürlük savaşına girmeli

Interview with Mihraç Ural

QSD’nin, Türk devletinin işgal tehditlerine başından beri gereken tavrı gösterdiğini belirten Mihraç Ural, bölgedeki bütün güçlerin işgale karşı bir araya gelerek, bir kez daha özgürlük savaşına girmeleri gerektiğinin altını çizdi.

Zap ile Şengal’de planları başarılı olamayan işgalci Türk devleti ve ona bağlı çeteler, yeni bir işgal saldırısı için Kuzey ve Doğu Suriye’ye tehditlerini sürdürüyor.

3 yıldır Kuzey ve Doğu Suriye halklarına lokal saldırılar gerçekleştiren işgalci Türk devleti, kent işgalleri için uluslararası arenada taviz koparmanın peşine düşmüş durumda.

Ukrayna-Rusya savaşı ve İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyelik başvurularını “avantaj” olarak gören işgalci Türk devleti, Astana, G7, NATO toplantılarında yeni bir işgal saldırısı için çabasını sürdürüyor. QSD, Türk devletinin, yeni saldırılarının gerçekleşmesi durumunda savaşın tüm alanlara evrileceğini daha önce açıklamıştı.

Siyasetçi ve Suriye Mukaveme Güçleri Komutanı Mihrac Ural, ANHA’ya konuşarak, Türk devletinin işgal ettiği alanlardaki protesto eylemlerini, olası yeni işgal saldırılarını, Şam hükümetinin bu saldırılar karşısında alacağı tavrı değerlendirdi.

“İşgal güdüsü burada da durmak bilmiyor, onların kafalarından 50 km’ye yakın bir sınır hattının işgali geçiyor” ifadelerini kullanan Mihraç Ural, Türkiye’ye komşu olan devletlerin, onunla savaşmak zorunda kalan örgütlerin, toplulukların bir araya gelerek dayanışma içinde olmaları ve bu savaş cephesinde yer almaları gerektiğini söyledi.

*Efrîn, Girê Spî, Serêkaniyê, Bab, Ezaz, Carablûs ile İdlip Türk devleti ve çeteleri tarafından işgal edildi. Bu alanların özgürleştirilmesi için işgale karşı olan Suriyeli güçlerin nasıl bir yol haritası izlemeleri gerekiyor? Ayrıca işgal edilen alanlarda her gün yaşanılan suçlar için neler söylemek istersiniz?

Bu bedbaht girişimi öncelikle şiddetle lanetlemek isterim. Türk egemen güçleri, 1000 yılı aşkın bir süredir bu bölgeyi adeta her gün yeniden işgal ediyor.

Bu süre zarfından sadece bu bölge ve Arap dünyası ile sınırlı kalmadılar. Avrupa’nın ortalarına kadar işgal ettiler. Akdeniz’i kendilerine ait bir deniz haline getirmek istediler. Kısacası Türk egemenlerin bölgemizdeki tarihi bir işgal-ilhak, soykırım ve talan tarihi oldu.

Bu tarihin son yüzyılında önemli değişim süreçleri yaşayan Türk egemenleri, 1914’te başlayan ve 4 yıl süren I. Dünya savasında ağır bir yenilgi aldı. Ellerindeki tüm işgal alanlarını yitirme aşamasına geldiler. Sevr Antlaşması ile başlayan bu süreç Lozan antlaşması ile sonuçlandı. Ve Antakya (Hatay), Kuzey Kıbrıs’ın yanı sıra bugün Suriye ve Irak da işgal ettikleri alanlar hariç bilinen TC sınırları şekillendi.

Bu kısa tarihsel süreç ve bugün yaşananlar da gösteriyor ki Türk egemenleri sadece bölgemizin değil Avrupa’nın, hatta dünyanın da en sorunlu merkezinde yer almaktadır. Balkanlarda, Kafkaslarda, Orta Asya’da ve Afrika’nın derinliklerinde yaşanan sorunlar ile Türk egemenleri arasındaki direk bağlantıda bunu göstermektedir.

Konumuz Suriye ve faşist TC’nin işgalleri olduğu için bölgemizdeki ve dünyadaki yaşananları şimdilik geçelim.

Efrîn, Girê Spî, Serêkaniyê, Bab, Ezaz, Carablûs, İdlip faşist Türk devleti ve çeteleri tarafından işgal edildi.

İşgal güdüsü burada da durmak bilmiyor, onların kafalarından 50 km’ye yakın bir sınır hattının işgali geçiyor.

Hatta Misak-î Milli ve Yeni Osmanlıcılık da düşünüldüğünde adım adım tüm Suriye ve bölgenin işgali bir proje olarak önlerinde duruyor.

Böylesine yaygın bir işgal projesini bu şekilde gündeme getirmelerinin bir nedeni de, Osmanlının bu bölgede yerleşik bir halk olmamasıdır.

Yani bu topraklar üzerinde ekip biçen bu toprakları vatan haline getiren bir topluluk değildir. Bu durum nedeniyle tüm farklılıkları düşman zannedip onlarla savaşmak ana politika olmaktadır. O nedenle bu son bin yıllık tarih içinde Selçukludan Osmanlıya, oradan faşist TC’ye kadar her dönemde birincil derecede düşman üreterek onunla savaşmak temel yaşam ilkeleri olmuştur. 

Bugün de aynı temel program etrafında bölgeye yabancı işgalci bir güç olarak soykırım makinası gibi çalışarak bu toprakları egemenlik altında tutmak istemektedirler.

Bizler, onlara barış için elimizden gelen her öneriyi sunduğumuz halde kabul etmeyerek bizi zorlu bir savaş ortamına çekmek istediler. Sonuçta bizler de onların dayattığı savaşa evet demek zorunda kaldık.

Bu onların tercihiydi. Suriye halkları ve siyaset kurumları faşist TC’ye karşı hiç bir zaman savaş ilan etmedi. Kürt’ler adına PKK’nın önerdiği barış girişimlerini de ayrıca hatırlatmakta yarar var. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye tüm komşularına karşı savaş tamtamları çalmaktadır. Ama bu hal hep öyle devam etmeyecektir.

*Türk devletinin bu durumunun böyle devam etmeyeceğini vurguladınız. Bu durum işgal edilen yerler için de geçerli midir? Türk devleti ve çetelerinin işgal edilen yerlerden çıkarılması için ne yapılmalı?

Türkiye’nin işgal ettiği alanlardan çıkışının tek bir yolu kalmıştır. Bu da onunla savaşarak onu yenilgiye uğratmaktır. Diğer tüm seçenekler işgalci-sömürgeci faşist T.C. aklı karşısında anlamsız kalmaktadır.

Ve bu savaş seçeneği tüm bölge için geçerlidir. O nedenle de Türkiye’ye komşu olan devletler, onunla savaşmak zorunda kalmış örgütler, topluluklar bir araya gelerek dayanışma içinde olmalı ve bu savaş cephesinde yer almalıdır.

Bunun da imkânları çoktandır ortada durmaktadır. Bu cephe içinde yer alması gerekenlerin zaman zaman kendi başına buyruk hareket etmeleri onların kaybetmelerine neden olmaktadır.

Unutulmamalı, sömürgeci faşist Yeni Osmanlılara karşı birlik olunmadan özgürlükten, bağımsızlıktan ve bir irade haline gelmekten bahsedilemez. O nedenle de bu birlik ruhuna uygun ortak örgütsel yapılanmalara gidilmelidir diye düşünüyorum.

*Bu alanların işgaliyle sınırlı kalmayan işgalci Türk devleti, Kuzey ve Doğu Suriye topraklarını işgal etmek için yine saldırı tehditlerinde bulundu. Neden bu süreçte işgal saldırıları gerçekleştirmek isteniyor ayrıca siz bu tehditleri nasıl ele alıyorsunuz?

Türkiye, saldırgan bir güçtür. Bu açıklamalarımda da görüldüğü gibi faşist TC, dizginlenmez bir davranışla komşularına karşı savaş hali yaşamaktadır.

Bu savaş hali TC’nin faşist-işgalci karakteri ortadan kalkmadığı sürece devam edecek. Tarihte yaşandığı ve bugün de görüldüğü gibi Türk egemen sınıfları kendilerini iyi hissedince ya da içerde toplum tarafından sıkıştırılınca ilk iş olarak komşularına saldırmayı tercih eder.

Biz bu tehditleri iflah olmaz barışla ikna edilmesi mümkün olmayan bir durum olarak görmekteyiz. Bu eğilimlerin dizginlenmesi ve barışçıl bir seçenek sunulabilmesinin tek yolu asgari müştereklerde faşizme karşı birleşik bir cephenin yaratılarak son bir askeri savaşa girilmesi gibi görünmektedir.

Faşist T.C’yi başka yollarla ikna etmek mümkün değildir. Tarihte yaşananlar da bunun böyle olduğunu göstermektedir.

Türk egemenlerinin bölge halkları için 1000 yıldır oluşturduğu tehlikeleri bu açıdan ele alıyorum. PKK’nin de tüm barış uzlaşı çağrılarına rağmen faşizmin soykırım ve işgal politikalarına devam etmesi de buna bir örnek olmaktadır.

Bunun tek anlamı vardır, savaşı sonuna kadar derinleştirerek faşist diktatörlüğe diz çöktürmekten başka bir seçenek yoktur.

Faşist T.C’nin bu işgalleri ve saldırganlıkları yapmasının temel nedenlerinden birisi de bölgede düşmansız yaşanamayacağı inancına sahip olmasıdır. Türk egemenlerinin tarihi budur. Bölge kendi anavatanları değildir.

Bu bölgeye, Orta-Asya’dan kaçarak gelmişlerdir. Buranın yerlilerini kılıç zoruyla katlederek, ülkelerini talan etmişlerdir. Bu tarihten sonra da bu bölgede hiçbir zaman barış olmamıştır.

Bu 1000 yıllık tarih böyle yazıla gelmiştir. O nedenle bölgede bu Türk egemen zihniyeti yıkılmadan bölge de barış ve istikrarın sağlanması, halkların özgürce geliştiği demokrasi vahasını yaratması mümkün olmayacaktır.

Bu nedenle de bugün faşist işgalci TC’ye karşı barış siyaseti değil savaş siyasetine ağırlık vermek gerekecektir.

*QSD gerçekleştirdiği olağanüstü toplantıda Şam hükümetiyle Koordineli bir şekilde saldırılara karşılık vermek için hazır olduklarını belirtti. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, olası bir saldırıda Şam hükümetinin tutumu nasıl olmalıdır?

Suriye, topraklarını işgal eden ve etmeye devam eden faşist TC’ye karşı af kabul edilmemeli. Aksine işgale ve faşizme karşı olan tüm dost güçler bir araya gelerek, son bir özgürlük savaşına girilmeli.

Herkesin kabul ettiği bir gerçek var o da Suriye topraklarının bütünlüğüdür. Bu kabul çerçevesinde Rusya-İran, Hizbullah, Mukaveme Suri ve QSD başta olmak üzere diğer tüm toplumsal bileşkeler bir araya gelmeli. Faşist işgale karşı direnerek özgürlük ve demokrasinin yolunu açmalıdır. Bununla birlikte faşist TC’nin sadece bugün Suriye’de işlediği suçlar değil kadim suçları da insan hakları evrensel beyannamesi ölçülerinde ele alıp yargılamak da temel hedef olmalıdır.

QSD, ABD ile olan ilişkilerini bu toprakların ruhuna uygun olarak ele almalıdır. Bölge halkları ve faşizme-işgale karşı olan yapıların birliğini ve ortak çıkarlarını savunmalıdır.

Unutulmamalıdır ki Türkiye bir NATO ülkesidir ve ABD de NATO’nun başıdır. QSD, bu toprakların yerli halklarının bir bölümünü temsil ediyor. İlişki-ittifak biçimlerinin merkezine bu anlamda Suriye halklarının ortak çıkarlarının konulması temel çıkış noktası olmalıdır diye düşünüyorum.

Eğer QSD bu temel ilke çerçevesinde ilişkilerini geliştiriyorsa söylenecek fazla bir şey olamaz. Abdullah Öcalan yoldaşın ilişki-ittifaklar konusundaki perspektifi bu konuda oldukça açıktır. O çerçeveye ben de katılıyorum.

Zira bu çerçeve Kürt halkının olduğu kadar tüm bölge halklarının geleceğinin tutumudur. QSD kimi temsil ediyorsa bu tutum o halkın halkların toplulukların tutumudur. Bu açıdan bakınca halkların başka bir tutumu olamaz diyorum.

Şam hükümeti baştan itibaren bu tutumu arayıp durdu. Çünkü bu tutumdan başka bir tutum kurtarıcı değildir. Arada sorunlar olabilir, anlaşılması güç konular da olabilir ama esas birleştirici tutum bu tutumdur.

Bu tutum ülkenin bütünlüğünü sağlayacak yegâne duruşu ifade ediyor. Şam hükümetinin QSD’nin bu birleştirici tutunu görmesi gerekmektedir, geçmişte işlenen haller üzerinde durmadan ülkenin kurtuluşu için bu birleştirici tutuma onay vermelidir.     

Bu konuda hata yapanların ağır bedel ödeyeceği açıktır. Bu ister Şam Hükümeti ister QSD olsun. Herkes şunu açıkça görmeli; zorlu bir süreçten geçiyoruz. Bu açıdan hata yapma lüksümüz kalmamıştır.

*Olası yeni bir saldırı bölgeyi nasıl etkiler ve özelde Suriye’nin toprak bütünlüğüne genelde de Ortadoğu’ya nasıl bir zarar verecektir?

Ortadoğu çok karışık bir bölge. Erdoğan’ın yaptığı bu açıklama bölgedeki dengeler açısından hiçbir sorun yaratmayacaktır.

Bu bölge 1000 yıldır bölücü güçler tarafından talan edilmektedir. Bin yıldır anaların ağlamadığı bir gün olmamıştır.

Erdoğan, bu yeni atakla “30 km sınırımızdan öte terörist istemiyoruz” demesi herhangi bir sonuç getirmemiştir.

Bu savaşın en önemli ataklarından biri olan “tampon” bölge çağrısı sürekli gündeme gelmiştir. Tek fark Rusya ile Ukrayna’nın savaş halinde olmasıdır. Erdoğan’ın bu savaşı bir fırsata çevirmek istemesi çok komiktir.

Bu ucuz pehlivana Putin çok sert cevap vererek, olayı kökten kapatmıştır. Bence Putin’in uyarısıyla üzeri örtülü ya da açık olsun tampon bölge konusu kapatılmıştır. Zaten dikkat edilirse faşist şef Erdoğan artık “tampon bölge” söylemini iç politikada bile ağzına almamaya çaba sarf etmektedir.

Elbette ki bu “tampon bölge” hayali gerçekleşirse, artık bölgenin tüm dengeleri alt üst olacak. Ve bölgedeki çelişkiler daha da derinleşerek altından kalkılamaz hale getirilecek.

Ama bu ihtimalin olmaması, faşist TC canavarının bölgede açtığı yaraların acısını hafifletmiyor. Tersine daha da kalıcı hale gelen bu işgal girişimleri ve işgal tehditleri tüm bölgenin yaşamına ağır bir tehdit olarak geleceğimizi tehdit ediyor. O nedenle de sadece olası işgal saldırılarına karşı değil aynı zamanda halen işgal altında duran yerlerin kurtarılması uğruna direniş mücadelelerinin yükseltilmesi gerekiyor.

Bunun için işgal altındaki topraklarda yaşayan Suriye halkları ve tüm güçler, faşist TC’ye karşı türküler yakarak direnişi yükseltirken, sert vuruşlarla TSK güçlerini helak etmelidir.

*Son olarak saldırıya karşı Suriye’de bulunan halklar, Türkiye ve Ortadoğu’da bulunan sosyalist, aydın, yazar kesimler nasıl bir pozisyona girmeli ve bu saldırılara karşı nasıl bir tepki göstermeli?

Tüm onurlu ilerici güçler bunun içinde Türk solu da olmak kaydıyla dayanışma içinde olmalıdır. Direnme güçleri bir arada direnmeyi en yüksek düzeyine çıkartmalı ve öncelikle bu “tampon bölge” tehditlerini boşa çıkaracağımızı ve işgal ettikleri alanları özgürleştirebileceğimizi göstermeliyiz. Bunun için direniş birinci şarttır. Direnmeyen bir halk topraklarını özgürleştiremez.

MİHRAÇ URAL KİMDİR?

Mihraç Ural veya diğer bilinen adıyla Ali Kayalı eski Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (Acilciler) liderliğini yaptı. Şimdi Suriye’de kurduğu Mukaveme Suri (Suriye Direnişi) birliklerinin komutanı.

12 ayrı cezaevinde tutulduktan sonra, Adana Cezaevi’nde tünel kazarak firar etmeye çalıştı. Tünelde Dev-Yol davasından İsmail Şahin, döşenen elektrik kablosundaki kaçaktan dolayı yaşamını yitirdi ve jandarmayla silahlı çatışma yaşandı.

31 Temmuz 1980 tarihinde görüş mahalline geceden girip, gündüz de görüşçüler arasına karışarak cezaevinden katı. 10 Ağustos 1980'de Suriye'ye geçti. 11 Mayıs 2013'te Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilen ve 52 kişinin hayatını kaybettiği bombalı saldırıyla ilgili Adana Cumhuriyet Savcılığı tarafından hakkında arama kararı çıkartıldı. Suriye barış süreci kapsamında Ocak 2018'de Soçi’de düzenlenen uluslararası toplantıya katıldı. Kendi deyimiyle şimdiye kadar 16 kez suikasta uğradı.

ANHA